ALİ BEHCET EFENDİ VE RİSÂLE-İ UBEYDİYYE-İ NAKŞBENDİYYE’Sİ



Ali Behcet b. Ebî Bekr b. Hasan b. Hüseyn1 5 Rebîülevvel 1140/22 Ekim 17272 tarihinde Konya’da doğdu.3 Babası Ebû Bekir Efendi ve dedesi Hasan Efendi ulemadandır. Bundan dolayı ilk tahsilini dedesi Hasan Efendi’den almıştır.



Tasavvuf: İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, yıl: 7 [2006], sayı: 17, ss. 217-235.

Tasavvuf: İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, yıl: 7 [2006], sayı: 17

ALİ BEHCET EFENDİ VE RİSÂLE-İ UBEYDİYYE-İ NAKŞBENDİYYE’Sİ

Yusuf Turan Günaydın *

Ali Behcet Efendi’nin Hayatı ve Eserleri

Doğumu, Ailesi, Tahsili

Ali Behcet b. Ebî Bekr b. Hasan b. Hüseyn1 5 Rebîülevvel 1140/22 Ekim 17272 tarihinde Konya’da doğdu.3 Babası Ebû Bekir Efendi ve dedesi Hasan Efendi ulemadandır. Bundan dolayı ilk tahsilini dedesi Hasan Efendi’den almıştır.4 Dedesinin yanındaki ilk tahsilinden sonra Karamanlı Abdullah ve Abdüssamed Efendilerden istifade ederek icazet aldı. Daha sonra ise Afyonkarahisar’a giderek Divane Mehmed Çelebi Dergâhı postnişini olan ak-

* Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İslâm Tarihi ve Sanatları/Türk İslâm Edebiyatı Anabilim Dalı Doktora öğrencisi.

1 Künyesini Risâle’de kendisi böyle kaydetmektedir. Bk. Risale-i Ubeydiyye-i Nakşbendiyye, Matbaa-i Âmire, İstanbul 1260, s. 7.

2 Bk. Hüseyin Vassâf, Sefîne-i Evliyâ, çev.: Mehmet Akkuş-Ali Yılmaz, Sehâ Neşriyat, İstanbul 2000, c. II, s. 208; Nihat Azamat, “Ali Behcet Efendi”, DİA, c. II, ss. 382-383; Ekrem Işın, “Ali Behçet Efendi”, Yaşamları ve Yapıtlarıyla Osmanlılar Ansiklopedisi, Yapı Kredi Yay., İstanbul 1999, c. I, s. 197.

3 Vassâf, age, c. II, s. 212.

4 Ailesi hakkında geniş bilgi için bk. Vassâf, age, c. II, ss. 212; Melahat Haksever, Ali Behçet Efendi ve -Risâle-i Ubeydiyye-i Nakşbendiyye Adlı Eserine Göre- Tasavvuf Anlayışı, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), Ankara 2001, ss. 47-48.

Yusuf Turan Günaydın Tasavvuf: İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, yıl: 7 [2006], sayı: 17 218 rabası Mehmed Alâaddîn Çelebi5’den Mesnevî, Mektûbât-ı Rabbanî, Avârifü’l-Maarif ve Hikem-i Atâiyye gibi belli başlı tasavvuf klâsiklerini okudu.

Resmî Görevleri ve Tasavvufa Yönelişi

Ali Behcet Efendi önce kadılık göreviyle iştigal etmiştir. Bu görevle çeşitli şehirlerde bulundu. En son Ankara niyabetinde iken, -Hüseyin Vassâf’ın deyimiyle kendilerinde zuhura gelen bazı hâlât ve tecelliyât-ı mâneviyye üzerine memuriyetten istifa etti ve tekrar Afyon’a gitti. Burada Alâaddîn Çelebi’ye intisap ederek “çile” sini tamamladı ve sikke giydi. 1796 yılında Bursa’da faaliyet gösteren Kâdirî ve Nakşbendî şeyhi Abdülkâdir Geylânî soyundan Kerküklü Seyyid Burhâneddîn Mehmed Emîn Efendi (1719?-1813)6 ye intisap ederek Nakşbendiyye, Kâdiriyye, Kübreviyye, Sühreverdiyye, Çeştiyye ve Şüttâriyye icâzetleri aldı. Mehmed Emîn Efendi’nin müntesiplerinden olup Bursa’da sürgün hayatı yaşayan ve daha sonra affedilen Sadrazam Burdurlu Derviş Mehmed Paşa’nın tavsiyesiyle II. Mahmud tarafından İstanbul’a davet edildi ve III. Selim’in yaptırdığı Üsküdar’daki Selîmiye Nakşbendî Dergâhı şeyhliğine tayin olundu (1232/1816).7

Şemâili

Hüseyin Vassâf, Ali Behcet Efendi’yi şöyle tavsif etmektedir:

Nurlu yüzü beyaz, boyu uzun, sakalı seyrek, kaşları çokça, gözleri elâ olup daima sikke-i Mevleviyye giyerlerdi.8 Tasavvuf erbabı bir zât olarak kaynaklar ondan olumlu cümlelerle söz eder. Mehmed Süreyya’nın anışıyla o Hüsn-i hâl sahibi bir zâttır.9 Bursalı Mehmed Tâhir de ondan Mevlânâ ahfâdından, Bursalı Mehmed Emîn Efendi’nin halîfelerinden ârif bir zât olarak söz eder.10 Sefîne-i Evliyâ müellifi Hüseyin Vassâf da hakkında Terceme-i Hâl-i Hazret-i Şeyh Alî Behcet Konevî adlı bir risâle kaleme almıştır.11 5 Bu zat hakkında bk. Sezai Küçük, Mevlevîliğin Son Yüzyılı, Simurg Yay., İstanbul 2003, ss. 179-180.

6 Hakkında bk. Vassâf, Sefîne, c. II, ss. 190-198.

7 Vassâf, age, c. II, ss. 209-210; Azamat, “Ali Behcet Efendi”, DİA, c. II, ss. 382-383. Sefîne’de Ali Behcet Efendi’nin Selimiye Dergâhı’na tayini ayrıntılarıyla yer almaktadır. 8 Vassâf, age, c. II, s. 211. 9 Mehmed Süreyya, Sicill-i Osmanî, Sebil Neşriyat, İstanbul 1999, c. II, s. 33.10 Bursalı Mehmed Tahir, Osmanlı Müellifleri, c. I, ss. 63-64.11 Vassâf’ın bu risalesi İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi, İbnülemin, no: 2760/4’te bulunmaktadır. Müellifin bu risalesi aynen Sefîne-i Evliyâ’daki Ali Behcet Efendi bölümünü oluşturmaktadır. Ali Behcet Efendi ve Risâle-i Ubeydiyye-i Nakşbendiyye’si Tasavvuf: İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, yıl: 7 [2006], sayı: 17 219

 

Tasavvuf Anlayışı ve Tasavvuf Tarihindeki Yeri

Kaynakların çoğu onu Nakşbendî şeyhi olarak anar. O da eserinde Nakşbendîliğini öne çıkarmıştır. Fakat varisi olduğu silsileler incelendiğinde Nakşî geleneğinin dışında Mevlevîlik ve Şüttâriye aracılığıyla Melâmîlik gibi birkaç tasavvufî neşveyi bünyesinde meczettiğini görürüz. Tasavvuf anlayışını ortaya koymak için başvurulacak ilk kaynak ise Risâle-i Ubeydiyye-i Nakşbendiyye’dir. Burada çok net ifadelerle tasavvuf anlayışını yansıtır ve mirasçısı olduğu silsileler hakkında bilgi verir.

Ali Behcet Efendi, tasavvuf tarihinde -bazı kaynaklarca- birbirine zıt temayüllere sahip addedilen Nakşbendiyye’den Müceddidiyye ile Mevleviyyeye mensup olmakla birlikte Nakşî şeyhi olarak faaliyet göstermiş, II. Mahmud devrinin önemli devlet adamları, âlim ve aydınları katında büyük bir nüfuza sahip olmuştur. Kendisine intisap eden Halet Efendi, Pertev Paşa (1785–1837),

Kethüdâzâde Ârif (ö. 1849), Şeyhülislâm Kuşçuzâde Ahmed Muhtar bunlar arasındadır. XIX. yüzyılda Mevlevî-Nakşî yakınlaşmasında önemli bir konumda bulunan Ali Behcet Efendi, ölümüne kadar irşad faaliyeti yürüterek taliplere tefsir, hadis, fıkıh, Mesnevî ve Mektûbât-ı Rabbanî okutmuştur.12 Risâle-i Ubeydiyye’den anlaşıldığına göre Ali Behcet Efendi talebelerini Ehl-i Sünnet inancına bağlı kalmaya teşvîk etmiştir. Tasavvufî prensiplerden ittibâ-ı Nebî ve mütâbaat-ı mürşide büyük önem vermekte; ‘infial’ ve ‘îtiraz’ın zerresinden bile kaçınmak gerektiğini vurgulamakta ve sohbeti, Hak yoluna en kısa yoldan ulaştırıcı bir vâsıta olarak görmektedir. Sohbet esnasında uyulması gereken kurallar konusunda oldukça sıkı bir tavra sahiptir.13 Birçok talebe yetiştiren Ali Behcet Efendi yerine halifelerinden İbrâhim Hayrânî (ö. 1844)’yi bırakmıştır.14

 

Ölümü

Kaynaklar Ali Behcet Efendi’nin 2 Cemâziyelevvel 1238/16 Ocak 1822–1823

12 Vassâf, Sefîne, c. II, ss. 209-210; Işın, “Ali Behçet Efendi”, Osmanlılar Ansiklopedisi, c. I, s. 197;

Azamat, “Ali Behcet Efendi”, DİA, c. II, s. 382. Ali Behcet Efendi’nin Nakşî-Mevlevî yakınlaşmasındaki

rolü üzerine değerlendirmeler için ayrıca bk. Butrus Abu Manneh, “The

Naqshbandiyya-Mujaddidiyya in the Ottoman Lands in the Early 19th Century”, Die Welt des

Islams, 1982, XXII, 1-4, ss. 1-36; Küçük, Mevlevîliğin Son Yüzyılı, s. 432; Haksever, Ali Behçet

Efendi, ss. 42-45; Abdülbâki Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik, İnkılâp ve Aka Yay., 2.

bs., İstanbul 1983, ss. 321-322.

13 Ali Behçet, Risale, ss. 2-4. Vassâf, Risale’den yararlanarak Ali Behcet Efendi’nin ‘sülûk şartları’nı

tespit etmiştir. Bk. Sefîne, c. II, s. 218. Tasavvuf anlayışı konusunda daha ayrıntılı bir çalışma

için bk. Haksever, Ali Behçet Efendi, ss. 72-107.

14 Bu hususta derli toplu bilgi için bk. Haksever, age, ss. 64-69.

Yusuf Turan Günaydın

Tasavvuf: İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, yıl: 7 [2006], sayı: 17

220 tarihinde vefat ettiği konusunda müttefiktir. 15 Kabri Selimiye Dergâhı haziresindedir. Mezar taşında Mevlevî sikkesi vardır ve Pertev Paşa’nın bir manzumesi yazılıdır.16 Vefatına düşülen bir tarih olan ve kaynakların hepsinde zikredilen bu beyit şöyledir:

Oku ey Fâtiha-hân hâtime-i târîhini

Göçtü dâvet-geh-i dîdâra Cenâb-ı Behcet.17

Edebî Yönü

Ali Behcet Efendi Divançe sahibi bir şairdir. Risâle-i Ubeydiyye’de iki naatı yer almaktadır.18 Şairlik yönü üzerinde isabetli değerlendirmeler için bu Dîvançe’nin incelenmesi gereklidir.

 

Silsileleri

Ali Behcet Efendi, Risâle-i Ubeydiyye-i Nakşbendiyye’de üç ayrı silsilesini kaydeder. Bu silsilelerden biri Nakşî-Müceddidî, diğeri Nakşî-Şüttârî silsiledir. Üçüncüsü ise Mevlevî silsilesidir.

 

1. Nakşî-Müceddidî Silsile:

Hâce Muhammed Emin, Hâce Muhammed Âgâh, Hâce Muhammed Rızâeddin

(Neccârzâde), Hâce Muhammed Efendi (Arabzâde), Ebû Abdullah es-Seyyid

Muhammed es-Semerkandî, Ebü’l-Berekât Hâce Ahmed Cüryânî (Yekdest),

Muhammed Mâsum, İmâm-ı Rabbânî.

2. Nakşî-Şüttârî Silsile/Nebîh Efendi Silsilesi:

Emîn Efendi, Nebîh Efendi, Hâce Alîmullah Hindî, Abdügafûr Lahorî,

Cemîlullah Mirza Beg, Fazlullah Serhendî, Muhammed Mâsum.19

15 Vassâf, Sefîne, c. II, s. 210; Bursalı, Osmanlı Müellifleri, c. II, s. 64; Azamat, “Ali Behcet Efendi”,

DİA, c. II, s. 383; Işın, “Ali Behçet Efendi”, Osmanlılar Ansiklopedisi, c. I, s. 197; Mehmed Süreyya,

Sicilli-i Osmani, c. II, s. 33. Mehmed Süreyya aynı yılı vermekle birlikte ay olarak Receb

ayının 7’sinde (m. 20 Mart) vefat ettiğini söyler.

16 Bk. Behcetî İsmail Hakkı el-Üsküdarî, Merâkid-i mu’tebere-i Üsküdar, haz.: Bedi N.

Şehsuvaroğlu, Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu Yay., İstanbul 1976, ss. 92-93; Zâkir

Şükrî, Mecmûa-i Tekâyâ, haz.: Serhan Tayşi, İstanbul 1989, s. 27; İ. Hakkı Konyalı, Âbideleri ve

Kitabeleriyle Üsküdar Tarihi, İstanbul 1976, c. I, ss. 264-269; Mustafa Özdamar, Dersaadet Dergâhları,

Kırkkandil Yay., İstanbul 1994, s. 242.

17 el-Üsküdarî, Merâkid, s. 92; Vassâf, Sefîne, c. II, ss. 211.

18 Ali Behcet, Risale, ss. 20-21.

19 Ali Behcet, Risale, s. 11. Vassâf bu silsileyi, Risale’dekinden farklı bir şekilde şöyle vermektedir:

Seyyid Emîr Külâl, Şeyh Îsâ el-Hindî es-Sindî, Şeyh Ârif Şükür Muhammed, Muhammed

el-Gavs, el-Hâc Huzûr, Hidâyetullah, Muhammed el-Kâdî, Pîr Abdullah Şüttârî, Muhammed

Ali Behcet Efendi ve Risâle-i Ubeydiyye-i Nakşbendiyye’si

Tasavvuf: İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, yıl: 7 [2006], sayı: 17

221

3. Mevlevî Nisbesi:

Alâaddîn Çelebi, Çelebi Efendi, Muhammed Ârif Çelebi, Sadreddîn Çelebi,

Bostan Çelebi, Abdülhalîm Çelebi, Hüseyin Çelebi, Ârif Çelebi ibnü’l-Çelebi

Bahâeddîn, Ebû Bekr b. Ferruh Çelebi, Bostan Çelebi-i Kebîr, Ferruh Çelebi,

Hüsrev Çelebi, Hüsrev Çelebi b. Kadı Paşa, Cemâleddîn Çelebi, Emîr Âdil Çelebi,

Emîr Ârif-i Sağîr b. Âdil Çelebi, Emîr Âlim Çelebi, Emîr Âdil-i Kebîr Çelebi,

Bahâülmille Çelebi, Emîr Vâcid Çelebi, Şemseddîn Emîr Âbid Çelebi,

Celâleddîn Emîr Ârif Çelebi, Bahâeddîn Sultan Veled Çelebi, Şeyh Hüsâmeddîn

Çelebi, Mevlânâ Muhammed Celâleddîn-i Rûmî.20

Eserleri

Müellifin basılmış tek eseri Risâle-i Ubeydiyye-i Nakşbendiyye’dir (Matbaa-i Âmire, İstanbul, 1260). Silsilenâme kısımları tümüyle Arapça, diğer bölümleri (Arapça birkaç paragraf hariç) Türkçe olan bu eser farklı zamanlarda yazılmış gözüken çeşitli bölümlerin toplamı sayılabilir. İçinde yer alan ve bazıları zaman zaman kaydedilmiş bazı notlardan oluşuyor izlenimi veren bölümler şunlardır:

1. Âdab ve erkân konuları ile gönül, ibâdet, ubûdiyet, ubûdet, cezbe,

tevhîd-vahdet, saadet-şekâvet, sefer-seyr, şüyûh gibi tasavvufî ıstılahlara yer verilen giriş bölümü (s. 2-7).

2. Silsile-i Hâcegân (Arapça, s. 7-9).

3. Silsile-i Hâcegândan Bir Diğer Silsile (Nebîh Efendi Silsilesi, Arapça, s.

10).

4. Mevlevî Nisbesi (Arapça, s. 11-12).

5. Hâce Abdülhâlık Gucdüvânî’nin Kelimât-ı Kudsiyye’sinin Şerhi (s. 13-14).

6. Tevhîd ve Nevilerine Dair Bilgi (s. 14-20).

7. Na’t-ı Şerîfler (s. 20-21).

Eser tâlik harflerle matbûdur. Osmanlı döneminde matbu eserlerin çok azı tâlik harflerle basılmıştır. Bu da Risâle’ye ayrı bir özellik katmaktadır. Risâle-i Ubeydiyye-i Nakşbendiyye’den yola çıkarak Ali Behcet Efendi’nin tasavvuf anlayışını konu alan bir yüksek lisans tezi hazırlanmıştır.21 Bunun dışında matbu olmayan eserleri de vardır. Vassâf bu eserleri şöyle sıralar: Behcetü’s-Sülûk, Sırru’l-Mîâd, Terceme-i Hâl-i Ricâl-i Çeştiyye, Hadîkatü’lÂrif,

Şeyh Âşık, Muhammed Hudâkulu, Ebü’l-Hasan el-Harkânî, Ebû Muzaffer Mevlânâ

Tûsî, Ebû Muhammed A’râbî, Muhammed el-Mağribî, Bâyezîd-i Bistamî. Bk. Sefîne, c. II, s.

217.

20 Ali Behcet, Risale, ss. 11-12.

21 Bk. Haksever, Ali Behçet Efendi, Tezin bütünü.

Yusuf Turan Günaydın

Tasavvuf: İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, yıl: 7 [2006], sayı: 17

222

Abdal, Risâle-i Hâliyye ve Rûhâniyye, Dîvançe, Vâridât-ı Kalbiyye.

Bunların dışında el yazısıyla üç mektubu ve bir manzumesi de İstanbul Üniversitesi Kütüphanesindedir.22

Eser, sadeleştirmeden yayına hazırlanmıştır. Yine de metinde hafifletilmiş bir transkripsiyon kullanılmıştır. Dipnotlarda âyet ve hadislerin tahrîci yapılmış; Arapça olarak alıntılanan sûfî sözlerinin de çevirisi verilmiştir. Eserin orijinalindeki sayfa numaraları köşeli parantez içinde gösterilerek bölümler başlıklandırılmıştır.23

 

RİSÂLE-İ UBEYDİYYE-İ NAKŞBENDİYYE

Bi’smi’llâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

El-hamdü li’llâhi Rabbi’l-Âlemîn. Ve’s-salâtü ve’s-selâmü alâ resûli-nâ

Muhammedin ve âli-hî ve sahbi-hî ecmaîn.

Ve ba’d:

Eğer suâl etseler ki; Silsile-i Hâcegân-ı Nakşbendiyye dervîşlerinin

î’tikâdları nedir? Cevâb verile ki; Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat üzeredir. Devâm-ı

ubûdiyet şartıyla ve dâimâ Hak Sübhânehû ve Teâlâ Hazretlerinden ale’ddevâm

âgâhlığla… Zîrâ gafletle ibâdet etmek şân-ı emre imtisâlden gayri

fâidesi yoktur, riyâen ola ise. Fe-emmâ ihlâs ile olur ise ecrini verirler. Ammâ

matlûb-i aslîye olan fâidesi olmaz.

İmdi, matlûb nedir, deyü suâl ederler ise; mâ’rifet-i Hak’tır. Zîrâ cümlemiz

mârifetle emrolunduğumuz Kur’ân-ı Kerîm ile ve hadîs-i şerîf ile sâbittir.

Kenz-i mahfîyi fethedip Resûlullah -salla’llâhu aleyhi ve sellem- Efendimizin

murâdı üzere mâ’rifeti tahsîl edip;

Mısra:

Cân bu ilden göçmeden cânânı bulmazsa ne güç.

misdâkı, bu âlem-i nâsûtta iken nefsimizi bilip Mevlâmız’ı bulmaktan ibâ-

22 Vassâf, Sefîne, c. II, s. 212; Azamat, “Ali Behcet Efendi”, DİA, c. II, s. 383; Bursalı, Osmanlı

Müellifleri, c. II, s. 64. Burada söz edilen mektuplar İÜ Ktp. İbnülemin, no. 3223’dedir.

Ali Behcet Efendi’den diğer kaynaklardaki bilgileri tekrar eden şu kaynaklarda da söz edilmektedir:

Fatîn, Tezkire, s. 306; C. Server Revnakoğlu, Ali Behcet Efendi Dosyası, Dîvan Edebiyatı

Müzesi, no: B. 232; Selahattin Polat, “Behçet Ali Efendi”, Evliyalar Ansiklopedisi, Tercüman

Yay., İstanbul 1990, c. I, s. 117.

Kehhâle’nin Mu’cemü’l-müellifîn (c. II, s. 413)’i, Allah Dostları Ansiklopedisi (c. IX, ss. 366-

368)’nde yer alan ve Mehmet Akkuş tarafından yazılan “Ali Behcet Efendi” maddesi ve Türkiye

Gazetesi Yayınlarından Evliyalar Ansiklopedisi’ndeki Ali Behcet Efendi ile Risale müellifi

Ali Behcet Efendi aynı sûfî değildir.

23 Bu çalışmanın gün ışığına çıkmasında İsmail Kasap’ın büyük teşviki olmuştur. Bu sebeple

kendisine teşekkür borçluyuz.

Ali Behcet Efendi ve Risâle-i Ubeydiyye-i Nakşbendiyye’si

Tasavvuf: İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, yıl: 7 [2006], sayı: 17

223

ret olan mârifeti fehmetmek budur. Yoksa âmâ olduğumuz hâlde âlem-i berzaha

revân olacağımız âşikâredir.

Nefs, Kalb ve Rûh

Pes, nefs nedir ve kalb nedir ve rûh nedir?

Nefs, ıstılâh-ı meşâyihte rûha tâbîr ederler. Nefsi bilmek âsân olduğundan nefsini bilmiş, Mevlâsını bulmuş, ilhâd ve hulûlden ve ittisâl ü infisâl berzahlarından kurtulmuş ve kevneynden âzâd olmuş bir zâtı bulup; “Ke’l-meyyit fî yedi’l-gassâl”24 [3] teslîm olup irâdesini irâdesinde mahvedip emri üzere hareket ve îtirâz u muhâlefetten perhîz ederek sa’y ü ictihâd ile lillâh, fillâh sülûk eder ise kendi defînesi hâric olup nefsini bilmek vâdîlerine ubûr eder. Ve Mevlâsıyla bu âlemde iken âşinâ olacağı lâ-reybdir. Hemen Hudâ’dan tevfîk recâ edip tazarru ve zârîlik ile zikr-i Hak’la iştigâle meşgûl olup ber-murâd ola. Zîrâ kat’-ı ümîd küfr olduğu mâlûm-ı sığâr u kibârdır.

Mütâbaat

Pes Tarîkat-ı Nakşbendiyye mütâbaat yoludur. Hazret-i Nebiyy-i Muhterem -

salla’llâhu aleyhi ve sellem- Efendimize her ne kadar ittibâ ederse o kadar

metbûunun kemâlâtından hisse-yâb olur. Hâlinde ve kâlinde ve ef’âlinde ittibâ’

etmek farzullahtır. Zîrâ üç gûnâ feth vardır; üçü dahi fetholmalıdır: Feth-i mutlak,

feth-i mübîn, feth-i karîb. Her biri, biri ile fetholur. Gülistân-ı vahdetin gülleri

sana âheste âheste nesîm-i inâyet-i Rabbânî ile arz olunur. Hacbden sûrî ve

mânevî halâs olunmağa yüz tutar. Gâile bertaraf olur. Dağ üstü bağ olup yüreğin

yağ olur.

 

Sohbet ve Edebleri

Hak yolunun akrebi sohbettir. Sohbetin hakkı ve şartına ve âdâbına riâyet edip

muhâlif hareket olur ise tard u bu’d iktizâ eder. Sûrî ve mânevî öyle olsa feyz

munkatı’ olur.

İbtidâ şeyhin huzûruna azîmet olundukta bâtında istiğfâr, zâhirde tahâret-i

kâmile ile huzûruna vara. “Yâ Rabbi, kerem ü inâyetinden benim gibi bî-mâye,

bî-çâreyi bu kapıdan feyz-yâb eyle.” diyerek âsitânına dâhil ola. Tevâzu’ ve

meskenetle şeyhi buldun ise ne âlâ. Bulmadın ise bir yere meskenetle kuûd

edip kalbe müteveccih olarak zikr-i şerîfle iştigâl edesin. Nefy-i havâtır ederek

şeyhin sana haber îsâl etmedikçe huzûruna gitmeyesin. Haber göndermez ise

24 Sûfî sözü: “Gassal elindeki ölü gibi”.

Yusuf Turan Günaydın

Tasavvuf: İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, yıl: 7 [2006], sayı: 17

224

bir mikdâr oturup hizmetinde olanlara; “Ayakların öperim, inşâallahu Teâlâ

yine gelirim” deyip gidesin. [4] Zerre kadar infiâl ve îtirâzdan hazer edesin. Bu

revişte olan hükm-i hafîyi ba’d ba’d fark edip mesrûr olursun.

Ve eğer huzûruna dâvet eder ise ziyâde huşû ve huzû ile varasın. Şeyh,

feth-i kelâm etmedikçe kelâm etmezsin ve sohbetini kestirmezsin. Sıdkla

sâmiînden olursun. Mecliste iken âhire itâb eder ise, banadır, dersin ve ondan

gûnâ-gûn ibret alırsın. Ve kendi dizinden gayri yere bakmazsın; meğer li-ecli’zzarûre

ola. Ve şeyhin esbâbına ve eşkâline ve yüzüne bakmazsın. Huzûrunda

katı katı söylemezsin. Cevâb sordukta gâyet mülâyim ve nerm ü mahabbetle

cevâb verirsin. Ve giderken arkanı şeyhe dönmezsin. Yanında ızhâr-ı fazîlet

etmezsin. Tıfl-ı ebced-hân gibi oturursun. Her defada böyle edersin. Ve şeyhin

huzûrunda yalan söylemezsin ve şeyhinden kimseye şikâyet etmezsin. Ve sırrına

vâkıf olur isen ketm-i şedîd ile ketmedersin; hattâ gönlüne girmeğe yol

bulasın. Zîrâ mürşid gönlüne girmek gâyet sa’bdır. Hudâ cümleye tevfîk ihsân

eyleye inşâallâhu Teâlâ; âsân olur gayret ile.

Gönül

Gönül nedir?

Sûretâ sol meme tarafı altında şekl-i sanevberî bir mudğadır. Yedi tavır ve sekiz

ciheti vardır. Hudâ-yı Müteâl hasâis-i rûhiyyeden ve cismiyyeden bir mir’ât-ı

mücellâ îcâd etmiş, ona ‘kalb’ demiş, kendi sûret-i mârifeti bu mir’âttan rûnümâ

olmak için bir de beden-i insâna rûh ilâve etmiş. Kıvâm ve kıyâm-ı beden-

i insânî onunladır ki, âlem-i emrden ona rûh-ı sultânî ve rûh-ı izâfî ve rûh-ı

ilâhî derler. Bunun mahall-i taayyünü sağ tarafta memenin altıdır demişler.

Hikmet zımnında ve illâ beden-i insânda cisme nisbetle rûh-ı hayvânîden eltafı

yoktur. Mahalli kalbdir. Bu rûh-ı izâfînin onunla âşinâlığı ziyâdedir. Belki ona

âşıktır. [5] Öyle oldukta mahall-i taayyünü kalb olmak ensebdir. Fehm eyle.

Lâkin bu rûh-ı insânı bedenin her tarafına bıçak ile vursan onda hâzır bulursun.

Maa-hâzâ ne bedene dâhil ve ne hâricdir, ne muttasıl ve ne munfasıldır. Ne

mümâs ve ne mukâbildir, ne hulûlü var ne sereyânı var. Ammâ eczâ-yı âzânın

her zerresini ihâta etmiştir. İşte; “Men arefe nefse-hû fe-kad arefe Rabbe-hû”25

buna işâret olmak gerek.

Bir dahi sır demiş. Cümleden eltaf, mahall-i taayyünü beyne’s-sedyeyndir.

Pes bedenin feyzi rûh-ı hayvânî iledir ki, kalbdedir. Kalbin rûhu rûh-ı sultânîdir.

Rûhun rûhu ‘sır’dır. Sırrın rûhu hakîkattir. Burada ârifâne söz çoktur.

25 “Nefsini bilen Rabbini bilir.” Bk. el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ ve Müzîlü’l- İlbâs ‘amme’Ştehera mine’l-

Ehâdîsi ‘alâ Elsineti’n-Nâs, Müessesetü’r-Risâle Yay., Beyrut 1985, c. II, s. 343.

Ali Behcet Efendi ve Risâle-i Ubeydiyye-i Nakşbendiyye’si

Tasavvuf: İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, yıl: 7 [2006], sayı: 17

225

Ammâ bu muhtasar, onun yeri değildir. İnşâallah vakti ile onun sohbeti olur.

İbâdet ve tâat ile zâhirin ve bâtının mâmûr oldukta fehmedersin.

 

İbâdet, Ubûdiyet Ve Ubûdet

İbâdet nedir? Ubûdiyet nedir? Ubûdet nedir?

İbâdet; kendiliğin ile ettiğin kulluğa derler. Ubûdiyet; kendiliğinden halâs olup

ettiğin tâata derler. Ubûdet; Hakk ile Hakk’a kulluğa derler.

Pes ibâdet kalbe, ubûdiyet rûha, ubûdet sırra nâzırdır.

Sana yakîn gelinceye kadar Rabbine ibâdet et.”26’te işâret vardır ki; biri ilme’lyakîne

ve biri ayne’l-yakîne ve biri Hakka’l-yakîn menziline işârettir.

Ve dahi hafî var, ahfâ var. Bunlara sırdan gidilir. Tâyîn-i mahalle hâcet

yoktur.

Hazret-i Ahrâr Efendimiz’in ve sâir pîrânın işâretleri merâtib-i selâseden

mâ-adâyı îmâ etmemişlerdir. Çünki kalb, kendi vazîfesi ile kâim ola; esrâr-ı

ilâhiyye keşf olur ve rûh kendi vazîfesini edâ ettikte esrâr-ı ulûhiyyete şuhûdu

müyesser olur. Ve sırr vazîfesi ile oldukta esrâr-ı ulûhiyyet ayân olur.

Ve dahi cemî-i âzâ-i cevârihin kendine münâsib ameli var.

Kalbin ameli niyettir. Bir amele şürû olundukta berâ-yı Hudâ bir niyet tedârik

edip o ameli öyle fiile getirmelidir. Ve illâ amel ve o emek [6] hebâen

mensûr olur. Nitekim Hazret-i Şiblî’ye cenâze namazı teklîf olundukta; “Niyetim

hâzır değildir” diye terk etti.

Niyet-i sahîha olmadıkça amel kabûl olmaz. Belki dâimâ kalbi tahliye üzere

ola. Mâsivâ fikrinden ve efkâr-ı fâsideden şâyet inâyet-i ilâhiye ile bir cezbe

ihsân oluna. O zaman kâr u bâr âsân olur. Bir amel etmez, illâ Allah için edebilir.

Zîrâ tahliye cezbede medâr-ı küllîdir.

 

Cezbe

Cezbe nedir?

Kalbde mahabbet-i zevkıyyenin zuhûrundan ibâret bir mânâdır. Allah mahz-ı

inâyetten ihsân eyleye. Âmîn.

Diğer Bâzı Istılahlar

Bundan sonra dervîş, pîrân efendilerimizin ıstılâhlarına dâir kelimâtın -vahdet

gibi, tevhîd gibi, ittihâd, vasl, fasl, saâdet, şekâvet gibi- esrârına vâsıl olmağa

başlar.

26 el-Hicr, 15/99.

Yusuf Turan Günaydın

Tasavvuf: İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, yıl: 7 [2006], sayı: 17

226

Tevhîd nedir? Cevâb ver ki; kalbin tahlîs ve tecrîdidir; Hudâ’nın gayrinin

âgâhlığından…

Vahdet nedir? Şöyle ki; gönlün halâs olmasıdır; Allah Teâlâ’nın gayrinin

vücûduna ilimden.

İttihâd nedir? Şöyle ki; Hak Sübhânehû ve Teâlâ’dan gayriden cüdâ olmaktır.

Saâdet nedir? Kendinden halâs olmaktır.

Şekâvet nedir? Kendiyle kalmaktır.

Maksûd, huzûr-ı maallâh nisbetinde fütûr îcâb edecek nesneden hazer

üzere olmak gerek.

Dâimâ dişi ağrıyan kimsenin ağrı gönlünden gitmediği gibi fikr-i Hak hayâlinden

gitmemek gerektir. Hattâ “Âgâhlık kalbin vasfı olup seyr ü sefer âsânlıkla

ele gire” buyurmuşlardır ki sâlikin dört seferi vardır:

Evvelki sefere “seyr ilallah” derler. Bunun nihâyeti vücûh-ı kesret-i

ilmiyye-i bâtıniyyeden hicâb-ı vahdeti ref’dir. Zîrâ vahdet perdesi yırtılmadıkça

sâlike her yüzden ilim kapısı açılmaz. Üçüncü sefere “seyr maallâh” derler.

Bunun nihâyeti ayn-ı cem’in ehadiyyetine vâsıl olup zıddeyn ile [7] takyîddir

ki, zevâlîdir. Yânî zâhir ve bâtın bir olup mülk ve melekûtun zıddiyetinden

kurtulmak budur. Dördüncü sefere “seyr anillâh” derler. Bunun nihâyeti âlem-i

bekâdır. Rücû’ ve hakîkat-i temkîn ile mütehakkik olmaktır. Bunlar ashâbiyle,

bâ’de’l-mücâhede sohbetle olur.

Hattâ mütehakkikîn -kaddesa’llâhu esrâre-hüm- buyurmuşlardır ki;

“Şuyûh üçtür: Şeyhü’l-hırka ve şeyhü’z-zikr ve şeyhü’s-sohbe. Sohbet şeyhi

cümleden etemm ü evlâ ve âlâdır.” buyurdular. Zîrâ ne olursa sohbetle ve hizmetle

olmuştur. Bâzı vakit mecmûu bir olur. Mâni değildir. Onun için demişlerdir

ki; “Men lâ şeyha le-hû fe’ş-şeytânu le-hû şeyhun.”27

Ekser-i evkâtta maksûd sohbetle hâsıl olmuştur. Ve tenâsül-i sûrî ve mânevî

bi-gayri’l-vâlid ve’l-vâlidet müteazzir olmuştur.

Üç Silsile

I. Silsile-i Hâcegân28

Bi’smi’llâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Senden yardım dileriz. Bizi sırât-ı müstakîmine hidâyet et. Sana zâtın için ve en

yüce zâtından dolayı hamd olsun.

Salât ve selâm yüceltilmiş Elçinedir. Seyyidimiz, Peygamberimiz ve Efen-

27 Sûfî sözü: “Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır.”

28 Risâlenin Silsileler bölümü Arapçadır.

Ali Behcet Efendi ve Risâle-i Ubeydiyye-i Nakşbendiyye’si

Tasavvuf: İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, yıl: 7 [2006], sayı: 17

227

dimiz Muhammed Mustafa’yadır. Öyle ki onun hakkında “Ona “Şedîdü’l-

Kuvâ” olan (Cebrâil) öğretti”29 ayeti inmiştir.

Salât ve selâm yine onun “Nücûmu’l-Hüdâ” olan âl ve ashâbına olsun.

Fakîr, noksanlık bakımından kâmil, Rahmân, Hannân ve Mennân olan

Allah’ın mârifetinden âciz Alî Behcet b. Ebî Bekr b. Hasan b. Hüseyn şöyle

der:

 

Tarîk-ı Aliye-i Nakşbendiyyeyi şeyhim, seyyidim, senedim, mûtemedim,

cesedimdeki rûhun mekânı, kıdve-i vâsılîn, delîl-i sâlikîn, vâris-i kâmil, âmil ve

vâsıl olan Hâce Mehmed Emîn en-Nakşbendî (k.s)’den aldım.

O, şeyhi Hâce Muhammed Âgâh [8] en-Nakşbendî (k.s)’den almıştır.

O, şeyhi kıdve-i evliyâ-i vâsılîn İbnü’n-Neccâr (k.s) diye meşhur Hâce Muhammed

Rızâ en-Nakşibendî’den almıştır.

O da şeyhi, şeyhü’ş-şuyûh Arab-zâde (k.s) diye meşhur Alî Hâce Muhammed

Efendi’den almıştır.

O da şeyhi âmil-i Rabbânî Ebû Abdullâh es-Seyyid Muhammed en-

Nakşbendî es-Semerkandî (k.s)’den almıştır.

O da şeyhi Yekdest diye tanınan Ebü’l-Berekât Hâce Ahmed Efendi

Cüryânî (k.s)’den almıştır.

O da şeyhi, şeyh-i Rabbânî İmâm-ı Mâsûm (k.s) diye isimlendirilen Muhammed

es-Semerkandî’den almıştır.

O da şeyhi, şeyh-i Rabbânî ve babası Müceddid-i Elf-i Sânî Mevlânâ Hâce

Ahmed el-Fârûkî (k.s)’den almıştır.

O da şeyhi Mevlânâ Hâcegî Emkenegî (k.s)’den almıştır.

O, şeyhi Dervîş Muhammed Emkenegî (k.s)’den almıştır.

O, şeyhi Hâce Muhammed Zâhid (k.s)’den almıştır.

O da şeyhi gavsü’l-âzam ve kutb-i efham, mahzen-i esrâr, reîsü’l-ebrâr ve’lahyâr

Mevlânâ Hâce Ubeydullâh el-Ahrâr (k.s)’dan almıştır.

O, şeyhi şeyhü’l-vefâ Mevlânâ Hâce Yâkûb-i Çerhî (k.s)’den almıştır.

O, şeyhi sened-i evliyâ ve esfiyâ, uyûnu’l-muhakkikîn, vâris-i ulûm-ı enbiyâ

ve mürselîn, bu tarîkin kıblesi ve imâmı “Nakşbend” diye mâruf Hâce

Bahâü’l-Hak ve’d-Dîn Muhammed b. Muhammed el-Buhârî (k.s)’den almıştır.

O, şeyhi Emîr Gülâl (k.s)’den almıştır.

O da şeyhi Hâce Muhammed Baba Semmâsî (k.s)’den almıştır.

O da şeyhi “Azîzân” diye meşhur Hâce Alî Râmîtenî (k.s)’den almıştır.

O ise şeyhi Hâce Mahmûd Encîr Fağnevî (k.s)’den almıştır.

O, şeyhi Mevlânâ Hâce Ârif-i Rivgirî (k.s)’den almıştır.

29 en-Necm, 53/5.

Yusuf Turan Günaydın

Tasavvuf: İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, yıl: 7 [2006], sayı: 17

228

O, şeyhi ârif-i evliyâ, imâm-ı etkıyâ, umde-i ehl-i kemâl ve zübde-i ashâb-ı

hâl, mâden-i yakîn ve irfân [9] reîs-i silsile-i Hâcegân, kutb-i Rabbânî Hâce

Abdülhâlık Gucdüvânî (k.s)’den almıştır.

O da şeyhi şeyhü’s-Samedânî Hâce Ebû Yâkûb el-Hemedânî (k.s)’den almıştır.

O, şeyhi Ebû Alî el-Fârmedî et-Tûsî (k.s)’den almıştır.

O ise şeyhi, şeyhü’r-Rabbânî Hâce Ebü’l-Hasan el-Harkânî (k.s)’den almıştır.

O, şeyhi şeyhü’r-rûhânî, sultânü’l-ârifîn, burhânü’l-vâsılîn Ebû Yezîd

Bistâmî (k.s)’den almıştır.

O da rûhâniyet yoluyla şeyhi imâm-ı ecel, hümâm-ı efdal, nûr-ı uyûn-ı

evliyâ ve nasbi ayni’l-mürtezâ fî ulûmi’l-esrâri’l-vâsık seyyidimiz Mevlânâ Câfer

es-Sâdık (radiya’llâhu anhü ve an kâffeti’l-evliyâ)’dan almıştır.

O, yüce cedlerinin verâsetiyle birlikte ilham yoluyla şeyhi ve annesinden

önceki ceddi Mevlânâ Kâsım b. Muhammed b. Ebî Bekri’s-Sıddîki’ş-Şefîk

(radiya’llâhu anhü ve an kâffeti’s-sahâbeti ecmaîn)’den almıştır.

O da fukahâ-i seb’adan ve tabiînin en üstünlerinden olan şeyhi, mahbûb-i

Resûl-i Sakaleyn ve muhibb-i ceddi Haseneyn Selmân-ı Fârisî (r.a)’den almıştır.

Selmân (r.a), Nebiyy-i Ekrem (s.a.v)’in sohbetiyle şereflenmekle birlikte

tarîki, es-Sıddîku’l-Ekber ve’l-Atîki’l-Ethar (r.a)’den, o da Nebiyy-i Kerîm ve

mü’minlere rahîm, efdalü’l-enbiyâ ve’l-mürselîn, yaratılmışların bütününden

daha şerefli, burhânü’l-enbiyâ ve senedü’l-asfiyâ, Seyyidimiz, Seyyidü’l-

Evvelîn ve Mevlânâ Fahrü’l-Âhirîn, Noktatü’l-Evvel ve’l-Âhir ve Merkez-i

İhâtatü’z-Zâhir ve Bâtın, Tâhir, Allah’ın sırlarını velîlere, nebîlere, müttakîlere,

mü’minlere göstermek için hidâyetiyle gönderdiği Muhammed Resûlullah ve

Habîbullah’tan almıştır.

Salavâtullâhi Teâlâ alâ Nebiyi-nâ ve aleyhim ecmaîn ve alâ âli-hî ve ehli beyti-hî ve

ezvâci-hî ve evlâdi-hî ve etbâi-hî ve eşyâi-hî men tebia-hüm bi ihsâni ilâ yevmi’d-dîn.

Ve’l-hamdü li’llâhi Rabbi’l-âlemîn.

[10]

II. Silsile-i Hâcegândan Diğer Bir Silsile

Emîn Efendi (k.s)’nin bir diğer şerefli nisbesi de Hâcegân’dan Nebîh Efendi’dendir

(Allah onların sırların takdis etsin, sürekli kılsın ve bizi onların sırlarının

füyûzâtı berekâtıyla faydalandırsın).

Emîn Efendi şeyhim, senedim ve mesnedimdir. O Tarîk-ı Aliyye-i

Nakşbendiyyeyi Hâce Nebîh Efendi’den Ruhâ (Urfa)’da ahzeylemiştir. O, Allah

Ali Behcet Efendi ve Risâle-i Ubeydiyye-i Nakşbendiyye’si

Tasavvuf: İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, yıl: 7 [2006], sayı: 17

229

için çalışan âlim ve âriflerdendir. Allah sırrını takdîs eylesin.

O, şeyhi Hâce Alîmullâh Hindî’den aldı. O ise, tevhîdde mütebahhir ve

yakîn sırlarında ferîddi. Nakşbendiyye tarîkının esrârını Şam’da yaymış, yüksek

makamlara çoklarını ulaştırmıştır.

Nebîh Efendi (k.s) şöyle anlatıyor:

“Ne zaman ki aklî ve naklî ilimleri tahsil ettim, bana tevhîdden bir müşkil

ârız oldu. Üstâdıma -ki o asrının kibâr-ı ulemâ ve fuzalâsındandı ve döneminin

bir tânesiydi- sordum. Suâlimden sonra bana maksûdum için şöyle dedi:

“Eğer hallini dilersen Sûfiyye (rahime-hu’llâh)’nin kapısına git.”

Tefekkür ettim ve istihâre yaptım. Şu âyet fikrime düştü:

“Ben Rabbime gidiyorum.”30

Bu âyet İbrahim Aleyhisselâm hakkındadır. O (böyle diyerek) o vakit

Şam’a gitmişti. Ben de kalktım ve Şam’a gittim. İlâhî bir sevk ile Alîmullah

Hindî’ye kavuştum. Bana ârız olan meseleyi kendisine arzettim. Şöyle dedi:

“Evlâdım, sana halveti gerekli görüyorum. Az bir müddet burada otur.

Allah müşkilâtını sana açar ve diğer müşkilleri de keşfettirir. Ledünnî ilimlerin

kapısını açar. Müteşâbihâtın esrârını öğretir. Hikmetlerin nüktelerini tesbît ettirir.

Büyük bir rahatlıkla tasrîhe kavuşur, Kerîm olan Rabbinin tecellîlerini tanırsın.”

Sanmıştım ki bu kapı zâhiren şu duvardan bana açılacak… Oysa halvetteyken

az bir zaman yanımıza uğradı ve şüphelerimi defetti, müşkilâtımı halletti.

Anladım ki bu kelimeler başka bir âlemdendir. Sonra halvetten çıktım ve

bir zaman ona hizmet ettim. Şöyle dedi:

“Ben sohbetle birlikte hizmet(i gerekli görürüm). Evlâdım, Ruhâ’ya git ve

Allah’ın kullarını müjdele. Onların Allah’a yolun en kolayıyla irşâd et. Bu zikir

ve zikre yakın şeyler yoludur.”

Ve Ruhâ’ya gittim.

Alîmullah Hindî, tarîkı şeyhi, senedi Abdülgafûr-ı Lahôrî (k.s)’den almıştır.

O da şeyhi Cemîlullah diye adlandırılan Mirzâ Beğ (k.s)’den almıştır.

O da vüsûl sırları konusunda mükemmil, Resûl’ün izinde olan şeyh-i kâmil

Fazlullâh-ı Serhendî (k.s)’den almıştır.

O da şeyhi Miyân Mâsûm (k.s)’dan almıştır.

30 es-Saffât, 37/99. Hz. İbrahim’in dilinden aktarılan bu âyetin devâmı şöyledir “O bana doğru

yolu gösterecek. ‘Rabbim! Bana Sâlihlerden olacak bir evlât ver’ dedi.” (Böylece Hz. İbrahim kâfir

diyarından hicret ederek Şam’a gitti). Bk. Ali Özek vd., Meâl, Medîne 1987, s. 440.

Yusuf Turan Günaydın

Tasavvuf: İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, yıl: 7 [2006], sayı: 17

230

 

III. Mevlevî Nisbesi

En hakir bir fakir olan benim bir diğer şerefli nisbetim de rûhâniyet yoluyla

Hazret-i Mevlânâ (k.s)’dandır.

Sübhâne Rabbi-ke Rabbi’l-İzzeti ammâ yasifûn ve selâmun ale’l-mürselîn ve’lhamdü

li’llâhi Rabbi’l-Âlemîn. Âmîn.

Bi’smi’llâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm.

Mevlevî Tarîkatı nisbesini Şeyh Alâaddîn Çelebi Efendi’den almış bulunuyorum.

O, babası Çelebi Efendi’den almıştır.

O da Şeyh Muhammed Ârif Çelebi Efendi’den, ve o da babası Sadreddîn

Çelebi Efendi’den almıştır.

O, babası Şeyh Bostan Çelebi Efendi’den, o Şeyh Abdülhalîm Çelebi Efendi’den

almıştır.

O da Şeyh Hüseyin Çelebi Efendi’den, o Şeyh Ârif Çelebi Efendi İbnü’lÇelebi

Bahâeddîn’den, o, Şeyh Ebû Bekr b. Ferruh Çelebi Efendi’den, o, Şeyh

Bostan Çelebi Efendi-i Kebîr’den, o, babası Şeyh Ferruh Çelebi Efendi’den, o,

babası Şeyh Hüsrev Çelebi Efendi’den, o Şeyh Hüsrev Çelebi b. Kadı Paşa’dan,

o, Şeyh Cemâleddîn Çelebi Efendi’den, o, babası Şeyh Emîr Âdil Çelebi’den, o,

Şeyh Emîr Ârif-i Sağîr b. Âdil Çelebi’den, o Şeyh Emîr Âlim Çelebi, o Şeyh Emîr

Âdil-i Kebîr Çelebi Efendi’den, o, Şeyh Bahâülmille Çelebi Efendi’den ve o,

Şeyh Emîr Vâcid [12] Çelebi Efendi’den, o Şeyh Şemseddîn Emîr Âbid Çelebi

Efendi’den, o, Şeyh Celâleddîn Emîr Ârif Çelebi Efendi’den ve o babası

Bahâeddîn Sultan Veled Çelebi Efendi’den, ve o Şeyh Hüsâmeddîn Çelebi

Efendi’den ve o Kutbu’l-Vâsılîn, Gavsü’l-Ârifîn Mevlânâ Hudâvendigâr Muhammed

Celâleddîn’den, o. Seyyid-i Sırdân Burhâneddîn Muhakkik-i

Tirmizî’den, o, Sultânü’l-Ulemâ Bahâeddîn’den, o. Şemsü’l-Eimme İmâm

Serahsî’den, o, Şeyh Ahmed el-Hatîbî’den, o Şeyh Ahmed el-Gazâlî’den, o Şeyh

Ebû Bekr en-Nessâc’dan, o Şeyh Muhammed ez-Zeccâc’dan, o Şeyh Şiblî’den, o

Şeyh Cüneyd-i Bağdâdî’den, o Şeyh Seriyyü’s-Sakatî’den, o Şeyh Mârûf-i Kerhî’den,

o Şeyh Dâvûd-ı Tâî’den, o Şeyh Habîb-i Acemî’den, o Şeyh Hasan-ı

Basrî’den, o İmâm Alî b. Ebû Tâlib’den ve o, Seyyid-i Âlem Şefîü’l-Ümem, Seyidimiz

Muhammed -salla’llâhu Teâlâ aleyhi ve selem-’den almıştır.

Allahım, bizi onlar sayesinde faydalandır, bizlere berekâtından feyiz ver.

Âmîn, yâ Muîn.

 

Kelimât-ı Kudsiyye Şerhi

Bi’smi’llâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm.

Ali Behcet Efendi ve Risâle-i Ubeydiyye-i Nakşbendiyye’si

Tasavvuf: İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, yıl: 7 [2006], sayı: 17

231

Hazret-i Hâce Abdülhâlik Gucdüvânî (Kuddise sirru-hu’s-Sübhânî)’nin el-

Kelimâtü’l-Kudsiyyetü’l-Me’sûre’sini şerhe başlıyoruz. Bu zât, tâife-i aliyye-i

Nakşbendiyyenin reîsidir.31

Şerhedilecek kelimeler; yâd-kerd, bâz-keşt, nigâh-dâşt, yâd-dâşt, Hôş derdem,

sefer der-vatan, nazar ber-kadem, halvet der-encümen, vukûf-i kalbî, vukûf-

i zamânî, vukûf-i adedî.

[13]

Ma’nâ-yı yâd kerd: Kalb ile ya lisân ile şeyhten aldığı zikri ale’d-devâm

tekrâr etmektir. Hattâ huzûr-ı dâimî hâsıl olmak için Hazret-i Şâh-ı Nakşbend

Efendimiz buyururlar ki; “Zikirden maksûd, kalbin dâimâ Hakk ile hâzır olmaktır,

muhabbet vasfıyla… Zîrâ zikr demek tard-ı gaflet demektir.”

Bâz-dâşt:32 Yânî her hâlde alâ vechi’l-inkisâr ve’t-tazarru’, Allah Teâlâ’ya

rücû etmek demektir. Husûsan; “Rabbini unuttuğun zaman…”33

Ve akîb-i rücûda diye: “İlâhî ente maksûdî ve rizâi-ke matlûbî”34 diye tazarru

ve niyâz eyleye.

Nigâh-dâşt: Mânâsı demek olur ki, kalbin kapısına nâzır olup zikreder iken

ağyârı def’e gayret etmektir. Zîrâ ağyâr mülâhazası zâkiri iğfâl eder. Gafletle

zikirde fâide olmaz. Ekâbir indinde gâyet güçlü35 pehlivân gerektir ki tard-ı

gaflet ede.

Yâd-dâşt: Devâmü’l-huzûr maa’l-Hak Sübhâne-hû alâ sebîli’z-zevk.36

Hôş der-dem: Yânî nefsin duhûl ve hurûcuna muttali ola. Gafletle girip

çıkmaya. Hak’tan âgâh olarak girip çıka. Hazret-i Şâh Efendimiz buyururlar ki;

“Mürîde vâcibdir ki mâ-beyne’n-nefseyn gaflet dâhil olmaya ki meleke-i huzûr

ele gire.”

Sefer der-vatan: Yânî tabîatten rûhâniyyete ve sıfât-ı zemîmeden ahlâk-ı

ilâhiyyeye nakildir.

Nazar ber-kadem: Yânî hazer ani’t-tefrika.37 Zîrâ nazara tefrika düşerse

kalbe dahi tefrika düşer. Huzûr ve cemiyete bir vechile halel vermeye demektir.

Ve nev’an-mâ zillet ve meskeneti dahi îmâ eder.

Halvet der-encümen: Yânî halk arasında Hakk ile halvet etmelidir. Şu rütbe

ki; halkın haletesı huzûra mâni olmaya. Belki hemm ü gam ve elem zuhû-

31 Bu giriş cümleleri metinde Arapçadır.

32 Bu terim “Bâz-keşt” olmalıdır.

33 el-Kehf, 18/24.

34 Sûfî virdi: “Allahım sen benim maksûdumsun ve benim matlûbum senin rızandır.”

35 Metinde okunamayacak durumda olan kelimenin yerine mânâya uygun bu kelimeyi biz

koyduk.

36 “Zevk yoluyla Hak Sübhânehûnun birlikteliğiyle huzûrun devâmı.”

37 “Tefrikadan kaçınmak.”

Yusuf Turan Günaydın

Tasavvuf: İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, yıl: 7 [2006], sayı: 17

232

runda dahi huzûra fütûr gelmeye demektir. Göz ağyârda, dil yarda gerektir.

Vukûf-i zamânî: Her akşam nefsini hesâba çekmektir. Bu akşama dek

a’mâl-i hayriyyeden ne amel ettin diye… Amellerin başı Hak’tan âgâh olduğun

hâlde mi akşam oldu, yoksa gafletle mi? Birine şükür, birine [14] nedâmet ve

yine niyet ede ki, Allah Teâlâ’nın tevfîkiyle bundan böyle âgâhlığla eyyâmgüzâr

olayım diye demektir.

Vukûf-i adedî: Berâ-yı nefy-i hâtırdır.

Vukûf-i kalbî: İstihkâm-ı huzûrdur. Dahi tedkîk edip zikr şâyet bir garaz

ve bir emel için olmaya demektir.

Hazret-i Şâh Efendimiz habse ve vukûf-i adedîye nâzır olmadı. Vücûb tarafı

gâlib oldukta lâzım olmamak gerektir. Hücûm-ı zevk-ı riâyet adede mâni’olur.

Ammâ imkân tarafı gâlib olursa riâyet olunsa fâideden hâlî olmaz.

Dikkat olunsun; Kelimât-ı Kudsiyye’nin mecmûu nefy-i havâtır ile kalb,

Hakk ile hâzır olmak mânâsından ibâret olur.

Pes dervîşe vâcibdir ki, dâimâ kalbin nigeh-bân ve pâs-bân ve hâfızı olup

merâtib-i zikrin derece-i ulyâsına ve zirve-i âlâsına urûc ile ber-murâd ve berhûrdâr

olup tecellî-i zâttan bir cür’aya mâil ve medhûşî-i müdâm sırr-ı vahdete

vâsıl olmağa sarf-ı nakdîne-i himmet eyleye. Hudâ’nın tevfîki ile esbâbından

tekâsül etmeyip her dem ve her ân Hudâ’dan Hudâ’yı isteye. Ve dâimâ hukûk-ı

selâseye riâyette kusûr eylemeye.

Hukûk-ı selâse nedir?

Hakk’ın hakkı ve nefsin hakkı ve sâirin hakkı.

Hakk’ın hakkı celî ve hafî şirk etmemektir. Nefsin hakkı dâimâ saâdetini

taleb eyleye. Ve sâirin hakkı, mesnedine ve rütbesine göre hürmet ve îtibâr etmektir.

Hattâ o da hirrenin ve sokakta yelekenin hakkına iktizâ ettikte riâyet

edip edâ eyleye. Ehlinin ve iyâlinde olan kimselerin hakkına şer’-i şerîfin emri

üzere riâyet eyleye. Hâsılı her husûsta adâlete mülâzım ola.

Pes ahlâk-ı hasene tahsîli âsân olur ve ahlâk-ı ilâhiyye ile tehalluk eder.

İmdi abdin Hak yanında makbûliyeti ahlâk-ı hasene iledir. Mâdâm ki ahlâkı

güzel değildir, ameli her ne kadar çok olsa dahi netîcesi olmaz. Zîrâ esâs-ı

tevhîd tâbîr olunur. Dâimâ her taraftan yânî her mahzardan Hakk’ı görmek

[15] ve Hak’tan işitmek ve her husûsta Hakk’a îtikâd etmek olduğu gibi zevk-ı

tevhîd müyesser olmaz. İşte bu vefâ ve sika ve teslîm dâiresindedir.38

Âriflerin büyüklerinden işittim, kitaplarında şöyle derler:

Günlerden bir gün sahrâda büyük bir sahre buldum. Oraya yağmur yağıyordu.

Şöyle ki: Bu senin karihan, Allah’ın emrinden uzaklığına delîl olan bir

38 Metinde bundan sonraki paragraflar Arapçadır.

Ali Behcet Efendi ve Risâle-i Ubeydiyye-i Nakşbendiyye’si

Tasavvuf: İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, yıl: 7 [2006], sayı: 17

233

şeydir. Senin elindeki şey üzere sükûnun, Allah’a güveninin azlığına delildir.

İnsanlara şiddet hâlinde rücû’un ise Allah’ı bilmediğine delildir. İntehâ.

Bu şaşılacak bir şeydir ve garip bir vaazdır. Kalp gözünü aç; tâ ki murâdının

dizginini ele alasın. Besâir ehlinden ol, fakat gaflet ve cebâbir ehlinden olma.

39

Tevhîd ve Nevileri

Tevhîd üçtür:

1. Tevhîd-i ef’âl: Meselâ Rabbü’l-Âlemîn ism-i Müntakim’den tecellî buyurdukta

bir kimse yüzünden sana o kimse bir tokat vurursa ‘Rabbim

bana Müntakim isminden tecellî etti’ [deyip] o fiili Hâlik’ten bilirsin.

Her ne kadar abdden sâdır oldu ise de Hâlik-ı Küll-i Şey’e intikal edersin.

Bu vechile abde infiâl yoktur. Eğer infiâl eder isen ef’âli tevhîd etmemiş

olursun.

2. Tevhîd-i sıfât: Yânî ne kadar kemâlât var ise Allah Zü’l-Celâl ve’l-

Kemâl’e isnâd edersin ve hasredersin. Her ne kadar kemâlâta âlem

mahzar olmuş ise de her mahzardan Zâhir’i görürsün, mahzarı görmezsin.

Bunlar zevken fehmetme ile olur. Hudâ’nın tevfîki yar ve yâver

oldukta zevken fehm olunur. Ve illâ ilmen fehmolunsa lezzeti olmaz.

Verâ-yı perdede bir şey fehmolunur; galat ve sakîm bir şey olur;

zîrâ akla gelmez.

3. Tevhîd-i Zât demek Allah’tan gayri mevcûd yoktur, demektir. Bu dahi

[20] mertebe-i sâniyeden o kadar ba’de’l-mücâhede fehmolunur.

Hâzâ takrîru şeyhi-nâ ve seyyidi-nâ ve Mevlânâ Hâce Alî Behcet Efendi -

kaddesa’llâhu sirre-hû ve nevvere merkade-hû, Âmîn yâ Muîn.40

 

Na‘t-ı Şerîf

Kûy-ı mihrinde garîbim bî-nevâ geldim sana

Ben vatandan fâriğem vuslat-serâ geldim sana.

Eşk-i dîdem harc-ı râhım müctebâ geldim sana

Hayli dem fürkat-güzâr u mübtelâ geldim sana.

Baş açık, yalın ayak, yüzüm kara geldim sana

Ey gürûh-ı enbiyâya pîşüvâ geldim sana.

39 Arapça bölümün sonu.

40 Bu takrir şeyhimiz, seyidimiz, efendimiz Hâce Ali Behcet Efendi’nindir. (Allah sırrnıı takdîs

etsin ve kabrini nurlandırsın. Âmîn ey yardımını esirgemeyen Allah’ım.)”

Yusuf Turan Günaydın

Tasavvuf: İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, yıl: 7 [2006], sayı: 17

234

Âb ü tâb- ı her dü-âlem nûr-ı ezkârın senin

Hâr-ı gülşen görmedi bu bülbül-i zârın senin.

Şevket-i bâğ-ı vesîle feyz-i gülzârın senin

Her makâmın bir gülüdür vech-i esrârın senin.

Zerre-i her gevherem bir şems-i tâbân eylesen

Bir çerâğ-ı bî-hicâb-ı dîde-i sûzân eylesen.

Gâr-ı arş-ı menzilet ol câh-ı âlî hakkına

Ankebût-ı nâsicin beyt-i visâli hakkına.

Ol refîk-i perdesiz seyr-i cemâli hakkına

Onda mi’râcın hemân hûtun misâli hakkına.

[21]

Koma yolda rakîb-i kusvâ elim al el-amân

Kat’-ı menzil edeyim bî-pâ elim al el-amân.

Sen kaba bî-nâz iken bir mecma‘-i nûr eyledin

Gördü Behcet minber ü mihrâbı pür-nûr eyledin.

Ol cemâat içre gûyâ şîve-i tavr eyledin

“Len-terânî” var iken Mûsâ’yı mesrûr eyledin.

Arz olundu hep tecellî-i celâl-i zâtına

Âşık idi ol kemâlât-ı cemâl-i zâtına.

Bu hubâb-ı bahr-i imkân bezminin peymânesi

Cünbüş-i mevc-i peyâ-pey isminin mestânesi.

Rahmet-i Hak her deminde rahmının dîvânesi

Feyz-i akdes bu çerâğ resminin pervânesi.

Yâ Resûla’llâh geldim aslıma eyle kabûl

Fer‘ini hubb-i vatandan reddedip etme melûl.

İşbu Risâle-i Nakşbendiyye bin iki yüz altmış senesi sâye-i hümâ-vâyesi

zillu’llâhîde Rebîü’l-evvelin evâhirinde resîde-i hatt-ı hitâm olmuştur.

Özet:

Ali Behcet Efendi [1727-1822/23] 19. yüzyılda yaşamış âlim, şâir ve sûfî bir kişiliktir. Önce

Mevlevî erkânı üzere tasavvufî eğitim almış ve daha sonra bir Kadirî-Nakşbendî şeyhine

intisap ederek eğitimini ilerletmiştir. Bu sebeple o, Mevlevîlikle Nakşbendîliği kaynaştırmış

bir sûfî kabul edilmektedir. Matbu tek eseri olan Risâle-i Ubeydiyye-i Nakşbendiyye, taAli

Behcet Efendi ve Risâle-i Ubeydiyye-i Nakşbendiyye’si

Tasavvuf: İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, yıl: 7 [2006], sayı: 17

235

savvuf anlayışını, vârisi olduğu silsileleri ve bâzı şiirlerini ihtiva etmektedir. Bu araştırma

Ali Behcet Efendinin hayatını ve eserlerini konu alan bir girişle birlikte Risale’sinin çevrim

yazı metninin neşrinden oluşmaktadır.

 

BİBLİYOGRAFYA

Ali Behcet Efendi, Risâle-i Ubeydiyye-i

Nakşbendiyye, Matbaa-i Âmire, İstanbul

1260.

Allah Dostları Ansiklopedisi, c. IX, ss. 366-368.

Azamat, Nihat, “Ali Behcet Efendi”, DİA, c.

II, ss. 382-383.

Behcetî İsmail Hakkı el-Üsküdarî, Merâkid-i

Mu’tebere-i Üsküdar, haz.: Bedi N.

Şehsuvaroğlu, Türkiye Turing ve

Otomobil Kurumu Yay., İstanbul 1976.

Bursalı Mehmed Tahir, Osmanlı Müellifleri,

c. I, ss. 63-64.

Butrus Abu Manneh, “The Naqshbandiyya-

Mujaddidiyya in the Otoman Lands in

the Early 19th Century”, Die Welt des

Islams, 1982, XXII, 1-4, ss. 1-36.

Fatîn, Tezkire, s. 306

Gölpınarlı, Abdülbâki, Mevlânâ’dan Sonra

Mevlevîlik, İnkılâp ve Aka Yay., 2. bs.,

İstanbul 1983.

Haksever, Melahat, Ali Behçet Efendi ve -

Risâle-i Ubeydiyye-i Nakşbendiyye Adlı

Eserine Göre- Tasavvuf Anlayışı, (Basılmamış

Yüksek Lisans Tezi), Ankara

2001.

Işın, Ekrem, “Ali Behçet Efendi”, Yaşamları

ve Yapıtlarıyla Osmanlılar Ansiklopedisi,

Yapı Kredi Yay., İstanbul 1999, c. I, s.

197.

Kehhâle, Mu’cemü’l-müellifîn.

Konyalı, İ. Hakkı, Âbideleri ve Kitabeleriyle

Üsküdar Tarihi, İstanbul 1976.

Küçük, Sezai, Mevlevîliğin Son Yüzyılı,

Simurg Yay., İstanbul 2003.

Mehmed Süreyya, Sicill-i Osmanî, Sebil

Neşriyat, İstanbul 1999.

Özdamar, Mustafa, Dersaadet Dergâhları,

Kırkkandil Yay., İstanbul 1994.

Polat, Selahattin, “Behçet Ali Efendi”, Evliyalar

Ansiklopedisi, Tercüman Yay., İstanbul

1990, c. I, s. 117.

Revnakoğlu, C. Server, Ali Behcet Efendi

Dosyası, Dîvan Edebiyatı Müzesi, no.

B. 232.

Vassâf, Hüseyin, Sefîne-i Evliyâ, çev.: Mehmet

Akkuş-Ali Yılmaz, Sehâ Neşriyat,

İstanbul 2000.

Zâkir Şükrî, Mecmûa-i Tekâyâ, haz.: Serhan

Tayşi, İstanbul 1989.