ÜSKÜDAR’IN TASAVVUFÎ KİMLİĞİ



Üsküdar’ın özellikle İstanbul’un fethiyle oluşumu hızlanan dinî ve kültürel kimliğinde tasavvufî hayatın ve bu hayatın yaşandığı dergâhların önemli bir yeri vardır. Tekke mecmualarındaki bilgilere göre Üsküdar’da Celvetiyye, Bektâşiyye, Nakşibendiyye, Mevleviyye, Bayrâmiyye, Rifâiyye, Şabaniyye, Bedeviyye, Sa’diyye, Kâdiriyye, Halvetiyye’nin Cerrâhiyye ve Sünbüliyye kolu olmak üzere ana tarikatların hemen hepsi ve şubeleri yer almıştır. Salim Yorgancıoğlu’nun Üsküdar Dergâhları adlı çalışmasındaki tespite göre 66 tekke bulunmaktadır. Her ne kadar çoğu günümüze ulaşmamışsa da böylesine çok sayıda tekkenin varlığı Üsküdar’ın sufiler açısından önemli bir merkez olduğunu göstermektedir.


ÜSKÜDAR’IN TASAVVUFÎ KİMLİĞİ

Üsküdar’ın özellikle İstanbul’un fethiyle oluşumu hızlanan dinî ve kültürel kimliğinde tasavvufî hayatın ve bu hayatın yaşandığı dergâhların önemli bir yeri vardır. Tekke mecmualarındaki bilgilere göre Üsküdar’da Celvetiyye, Bektâşiyye, Nakşibendiyye, Mevleviyye, Bayrâmiyye, Rifâiyye, Şabaniyye, Bedeviyye, Sa’diyye, Kâdiriyye, Halvetiyye’nin Cerrâhiyye ve Sünbüliyye kolu olmak üzere ana tarikatların hemen hepsi ve şubeleri yer almıştır. Salim Yorgancıoğlu’nun Üsküdar Dergâhları adlı çalışmasındaki tespite göre 66 tekke bulunmaktadır. Her ne kadar çoğu günümüze ulaşmamışsa da böylesine çok sayıda tekkenin varlığı Üsküdar’ın sufiler açısından önemli bir merkez olduğunu göstermektedir.

Elbette Üsküdar tekkeleri sadece tasavvufî terbiyenin verildiği mekânlar olmayıp bir yandan medrese ve câminin görevini üstlenmiş diğer yandan hat, tezhip, minyatür, ebru, cilt gibi süsleme ve kitap sanatlarının gerçekleştirildiği, şiir ve musiki meşklerinin icrâ edildiği yerler olmuştu. Ayrıca bu tekkelere bağlı olan vakıflar da aynı zamanda sosyal ve iktisadî hayata kattığı canlılık ve destekle dikkati çekiyordu.

Üsküdar’daki dergâhların muhitlere göre dağılımına baktığımızda 17 Celvetî, 8 Nakşî, 8 Kâdirî, 7 Şabânî, 5 Rıfâî, 4 Bektâşî, 4 Halvetî, 4 Sa’dî, 4 Bedevî, 2 Bayramî, 2 Cerrahî, 1 Mevlevî ve 1 de Sünbülî şeklinde bir tablo karşımıza çıkmaktadır. Söz konusu tarikatlara bağlı olan ve şehrin tasavvufî kimliğine katkı sağlayan tekkeler şu başlıklar altında sıralanabilir:

1. Celvetiyye: Anadolu merkezli tarikatlardan Bayramîliğin bir şubesi kabul edilmekle birlikte Aziz Mahmud Hüdâyî’nin Üsküdar’da kurduğu âsitâne ile müstakil bir tarikat hüviyeti kazanmıştır. Bursa’dan Üsküdar toprağına atılış olan bu tohum yeni bir muhitin filizlenmesine imkân sağlamasının yanı sıra söz konusu çevre içinde önemli devlet adamı, şair, yazar, musikişinas ve sanatkârların yetişmesine önayak olmuştur. Merkez tekkenin dışında Selamî Efendi, Fenâyî Ali Efendi, Atpazarı, Bandırmalı, Ayşe Sultan, Devâtizâde, Çilehâne, Gizlice Evliya Sultan, Hacılar, Halil Paşa, İbrahim Efendi, İskender Baba, Mihrimah Sultan, Tembel Hacı Mehmet Efendi gibi Celvetî dergâhları bulunmaktadır.

2. Nakşibendiyye: Ubeydullah Ahrâr’ın halifelerinden Kütahya-Simavlı Abdullah İlâhî’nin öncülüğünde 15. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Anadolu ve Rumeli’de yayıldı. Haddizatında gerek Ankara savaşı sırasında Timur orduları içinde yer alan, gerekse İstanbul’un fethine katılan Nakşibendî dervişlerin Anadolu’ya geldikleri ve az da olsa bu tarikatı tanıttıkları bilinmektedir. Üsküdar’da kurulan Nakşî tekkeleri arasında Alaca Minare, Özbekler, Abacı Dede, Selim Efendi, Haydar Baba, Kalenderhâne, Selimiye, Haydar Efendi isimli dergâhlar yeralmaktadır.

3. Şabâniyye : Halvetiyye tarikatının etkili kollarından biri olup Kastamonulu Şeyh Şaban-ı Velî’ye nispet edilir. İstanbul’da temsil edilmesi, bu tarikatın ikinci piri kabul edilen Karabaş Velî’nin 17. Yüzyılda Üsküdar’daki Atik Valide Sultan Dergâhı’nda şeyh olmasıyla birlikte başlamıştır. Yine aynı yüzyılda Mehmed Nasuh Efendi’nin Üsküdar Doğancılar’da kendi adıyla açtığı Nasuhî Tekkesi Şabânîliğin önemli merkezlerinden biridir. Bunun yanı sıra Altunizâde, Çamlıcalı Mehmed Efendi, Hacı Müştak Efendi, Safvetî Paşa, Ümmî Ahmed Efendi adlı dergâhlarda Şabânîlik faaliyet göstermiştir.

4. Kâdiriyye : İznikli Eşrefoğlu Rûmî’nin vasıtasıyla erken denecek bir dönemde Anadolu’ya getirilmişse de tarikat İznik-Bursa çevresiyle sınırlı kalmıştır. İstanbul’a gelişi pîr-i sânî kabul edilen ve Kâdirîliğin Rûmiyye kolunun kurucusu olan İsmail Rumî tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu kol adına Tophane’de kurulan Kâdirîhâne merkez tekke hüviyetini kazanmıştır. Üsküdar’da ise Avni Efendi, Hüseyin Kâzım Efendi, Cedid Hacı Dede, Hindiler, Kartal Ahmed Efendi, Halim Gülüm, Zincirli Kapı, Keşfî Ahmed Efendi, Nevruz Efendi Kâdirî tekkeleri bulunmaktadır.

5. Bektaşiyye : Yesevî dervişi Hacı Bektaş Velî’nin an’aneleri etrafında Anadolu’da ortaya çıkan bir tarikattır. Yeniçeri ocağının kuruluşunda Hacı Bektaş Velî’nin ruhâniyetinin ve Bektâşîliğin önemli bir yeri vardır. Bu sebeple Bektâşîlik Yeniçeri ocağının tarikatı gibi görülmüştür. 16. Yüzyıldan itibaren İstanbul’da yayılma imkânı bulan tarikat Üsküdar’da Karaca Ahmed Sultan, Kasım Ağa, Mürüvvet Baba, Nuri Baba, Yarımca Baba isimli tekkelerde temsil edilmiştir.

6. Rifâiyye : Ahmed er-Rifâî’ye nispet edilen ve İslam dünyasının ilk tarikatlarından biri olan Rifâîlik Anadolu’da 13. yüzyılın ortalarından itibaren varlığını göstermiştir. Hz. Hüseyin’in soyundan gelen Ahmed er-Rifâî dört büyük kutubtan biri olarak kabul edilir. Tarikatın İstanbul’da yaygınlaşması ise bundan beş asır sonra Üsküdar İnadiye’de Rifâî âsitanesinin kurulmasıyla gerçekleşmiştir. Merkez tekkenin dışında Üsküdar’da Kurban Nasuh Efendi, Sandıkçı, Mahmud Efendi, Toygar Tepe Rifâî dergâhları yeralmaktadır.

7. Halvetiyye : Ömer el-Halvetî’nin tasavvufî görüşleri çerçevesinde oluşturulan Halvetîlik, en fazla şubesi bulunan ve en yaygın olan tarikattir. Rûşeniyye, Cemâliyye, Ahmediyye ve Şemsiyye şeklinde dört ana kola ayrılmış ve bu kollardan çeşitli şubeler meydana gelmiştir. Cemaleddin İshak Karamanî vasıtasıyla 16. yüzyılda İstanbul’da yayılan Halvetîliğin Üsküdar’daki tekkeleri arasında Feyzullah Efendi, Mustafa Baba, Nalçacı Halil Efendi, Raufî Efendi dergâhları bulunmaktadır.

8. Mevleviyye : 13. asrın sonlarında Konya’da Hz. Mevlânâ’nın adına oğlu Sultan Veled tarafından kurulan tarikatın adıdır. Sultan Veled, dönemindeki idarecilerle kurduğu yakınlık neticesinde Amasya, Erzincan ve Kırşehir gibi yerlerde Mevlevî tekkelerinin açılmasını sağlamıştır. İstanbul’daki ilk mevlevîhâne ise Fatih Sultan Mehmed zamanında kiliseden camiye çevrilen ve daha sonra Kalenderhâne Zâviyesi olarak dervişlere tahsis edilen binadır. II. Bayezid döneminde açılan Galata Mevlevîhanesi İstanbul’daki ilk özgün Mevlevî tekkesidir. Üsküdar Ayazma Mahallesi’nde kurulan melevîhane ise özellikle taşradan İstanbul’a gelen ve İstanbul’dan Anadolu yönüne doğru hareket eden Mevlevî şeyh ve dervişlerin konaklaması için tasarlanmıştır. 18. yüzyılın sonlarına doğru kurulan mevlevîhânenin bânîsi ve ilk şeyhi Halil Numan Dede’dir. Tekkelerin kapatıldığı 1925 yılına kadar faaliyetini sürdüren Üsküdar Mevlevîhânesi’nin son şeyliğini Ahmed Remzi Dede yürütmüştür.

9. Bedeviyye : Ahmed el-Bedevî tarafından kurulan ve daha çok Mısır’da yaygın olan tarikattır. Bedevîliğin Mısır kültüründeki yeri Bektâşîliğin Anadolu kültüründeki yerine benzetilmiştir. Bedeviyye dervişlerinin haçlı savaşları sırasındaki yararlılıkları, tarikatın halk tarafından tanınması ve desteklenmesine sebep olmuştur. 18. Asrın başlarında İstanbul’a giren Bedeviyye Üsküdar’da Ahmed Efendi, Hâmil Efendi, Hasib Efendi, Hüseyin Efendi dergâhlarında temsil edilmiştir.

10. Bayramiyye : Anadolu topraklarında doğup büyüyen bir mutasavvıf tarafından kurulmuş ilk Türk tarikatıdır. Kurucusu olan Hacı Bayram Velî’nin sağlığında iken Ankara ve civarında yayılmıştır. Bayramiyye Hacı Bayram’ın vefatından sonra Akşemseddin’e nispetle Şemsiyye ve Emir Sikkînî’ye nispetle Melâmiyye adlı iki büyük kola ayrılmıştır. Daha ziyade Anadolu topraklarında yaygın olan Bayramilik Üsküdar’da Bezcizâde Mehmed Muhyiddin ve Salacak dergâhlarında faaliyet göstermiştir.

11. Cerrâhiyye : Halvetîliğin Nureddin Cerrâhî’ye nispet edilen koludur. İstanbul merkezli olan Cerrâhîlik kurulduğu tarih olan 18. yüzyıldan itibaren Bursa, Edirne, Tekirdağ, Musul ve Mora gibi şehirlerde yayılmıştır. Tarikatın İstanbul’da yayılmasında pîr-i sânî kabul edilen Şeyh Sertarikzâde Emin Efendi’nin önemli rolü olmuştur. Üsküdar’da ise Şeyh Hafız İsmail ve Feyzullah Efendi tekkeleri Cerrâhîlere intikal etmiştir. Feyzullah Efendi tekkesinin 1850’den sonra Şabaniyye’ye geçtiği bilinmektedir.

12. Sünbüliyye : Halvetîliğin Sünbül Sinan’a nispet edilen koludur. Medrese kökenli bir müfessir ve vâiz olan Sünbül Sinan’ın bu özelliği kendisinden sonraki postnişînlere de sirayet etmiş, birçok Sünbülî şeyhi selâtin camilerinde kürsü şeyhliği ve vâizlik yapmıştır. Sünbüliyye İstanbul’da çoğunluğu Fatih ilçesi sınırları içerisinde olmak üzere zamanla yirmi altı dergâhta temsil edilmiştir. Üsküdar’da ise Saçlı Hüseyin Efendi tekkesinde faaliyet göstermiştir .

Yukarıda zikredilen tarikatların dışında Üsküdar’da 4 dergâh ile temsil edilen diğer bir tarikat Sa’dîlik’tir. [1] Balabân Tekkesi’nin de kuruluşunda rol oynayan Sa’dîliğin Osmanlı coğrafyasına geliş süreci şöyledir:

SA’DÎLİK VE OSMANLI COĞRAFYASINA GELİŞİ

Sa’dîlik, Sa’deddin Cebâvî’ye nispet edilen on iki ana tarikattan biridir. Soyu Peygamberimize dayanan Sa’deddin Cebâvî ilk eğitimini başta babası olmak üzere Mekke’deki âlimlerden aldı. Yedi yaşlarında iken Kur’ân-ı Kerîm’i ezberledikten sonra tefsir, hadis ve fıkıh okudu. Aynı zamanda şeyh olan babasının yanında tasavvufî terbiyesini sürdürdü. Eğitimini ilerletmek için Yemen, Mısır, Kudüs gibi farklı bölgelere seyehatlerde bulundu. Bu sırada birçok âlimden faydalanmakla birlikte Ehl-i beyt kabirlerini ve evliya türbelerini ziyaret etti. Zekâsının ve sesinin güzelliğinin yanı sıra ata binmede ve atıcılıkta mahir olduğu belirtilen Sa’deddin Cebâvî’nin Haçlı saldırılarına karşı koymak için kardeşleriyle birlikte Mekke’den Dımaşk’a gitmesi hayatının ikinci devresini oluşturur.

Kaynaklar, Sa’dedin Cebâvî’nin Şam bölgesinde iken yol kesen haydutlarla yakınlık kurduğundan ve buna üzülen babasının duasıyla tövbeye yöneldiğinden bahsetmektedir. Bu tövbe olayına göre bir gece Resûl-i Ekrem bir gurup ashabıyla birlikte Sa’deddin Cebâvî’ye görünür. Hadîd sûresinin 16. âyeti olan “ İman edenlerin Allah’ı anma ve Hak olarak inen Kur’ân’a karşı kalplerinin saygıyla yumuşama zamanı gelmedi mi?” meâlindeki âyeti okuyunca vecde gelip bayılır ve ashabtan birinin göğsüne vurarak söylediği “Allah’a tövbe et” sözüyle de kendine gelir. Bu sırada Hz. Peygamber kendisine zikir telkin edip hırka giydirir, ardından Hz. Ali’nin cebinden çıkartıp Resûl-i Ekrem’e sunduğu, Resûl-i Ekrem’in de kendisine ikram ettiği üç hurmayı yiyince her tarafı nurla dolar.

Sa’deddin Cebâvî yaşadığı bu olaydan sonra Mekke’ye babasının yanına gitti ve tasavvufî terbiyesini tamamlayarak icâzet aldı. Ardından Dımaşk’a yakın Cebâ bölgesine tekkesini kurdu ve irşad görevine başladı. Cebâvî’nin manevî tekâmüllerini gerçekleştirmelerinde müridlerine yol göstermekle birlikte başta akıl hastaları olmak üzere pek çok hastayı tedavi ettiği, vahşi ve zehirli hayvanlar üzerinde tasarrufta bulunmak gibi kerâmetleri olduğu rivayet edilmektedir. Bu tür uygulamalar Sa’diyye tarikatında bir gelenek hâlinde varlığını sürdürmüştür. 575/1180 tarihinde vefat eden Sa’deddin Cebâvî zâviyesinin haziresine defnedildi.

Sa’diyye tarikatı, merkezi konumunda bulunan Şam’dan başka Humus, Halep, Akkâ gibi şehirlerde ve bunlara bağlı köylerde yaygınlık kazanmıştır. Anadolu’ya gelişi, tarikatın beş ana kolundan biri olan Vefâiyye’nin temsilcisi Ebü’l-Veâ eş-Şâmî’nin (ö. 1756) yetiştirdiği halifeleri vasıtasıyla olmuştur. İstanbul ve Balkanlar’da yaygınlık kazanması ise 18. yüzyıldan sonra olmuştur. Tekke mecmûalarındaki bilgiye göre İstanbul’da otuz iki Sa’dî dergâhı açılmıştır. Bunlardan Vefâiyye koluna mensup Eyüp’teki Taşlıburun (Lâgarî) Dergâhı ve Abdüsselam eş-Şeybânî’ye nispet edilen Abdüsselâmiyye koluna mensup Koska’daki Abdüsselam Tekkesi ile Sütlüce Hasîrîzâde Dergâhı İstanbul’daki en meşhur Sa’dî dergâhlarıdır. Abdüsselam Tekkesi aynı zamanda Sa’diyye tarikatının İstanbul’daki âsitânesi olmuştur. Üsküdar’da Malatyalı İsmail Ağa, Fethi Efendi, Hallaç (Ganî) Baba ve Balabân tekkeleri dergâhlar kapatılıncaya kadar canlılığını sürdürmüştür. Anadolu’da Bursa, Kastamonu, İzmir, Edirne, Tekirdağ; Balkanlar’da ise Prizren, Kosova, Tepedelen, Belgrad ve Üsküp gibi şehirlerde Sa’diyye tekkeleri açılmıştır.

BALABÂN TEKKESİ VE POSTNİŞÎNLERİ

Balabân Tekkesi, Üsküdar’da Yeni Valide Külliyesi ile Şemsi Paşa Külliyesi arasında kalan ve “Balabân İslekesi” olarak anılan yerde bulunan İsfendiyâr Mescidi’ne meşihat konması sonucu kurulmuştur. Mescid İsfendiyârzâde Şeyh Balabân Ahmed Baba (ö. 1047/1637) tarafından muhtemelen 17. asrın ilk çeyreğinde inşa edilmiştir. Günümüze ulaşan kabir taşına göre Ahmed Baba “İsfendiyarzâde”lerden olup aynı aileye mensup Şemsi Paşa ile Doğancılar Camii ve İsfendiyaroğulları türbesinde medfun bulunan zâtların akrabasıdır. [2]Balabânî Hasan Hüsnü Efendi ise mescidin 16. yüzyılda Nakşibendî tarikatının ileri gelenlerinden Buharalı İsfendiyâr isimli zât tarafından inşa edildiğini bildirmektedir. [3]

26 Şevval 1177 [28 Nisan 1764] tarihinde[4] Sa’diyye Tarikatı şeyhlerinden Yağcızâde Seyyid Ahmed Saîd Efendi’nin meşihat talebi sonucu şeyh tayin olmasıyla aynı zamanda tekke vazifesi de görmeye başlayan mescidde tarikat ayinleri başlamıştır. Bu tarihten itibaren söz konusu mescid, Seyyid Ahmed Efendi’nin lakabından ötürü Yağcızâde Tekkesi veya bulunduğu yerden dolayı Balabân Tekkesiadıyla anılmıştır.

Kaynaklardan tekkenin zamanla vakfiyesinin de oluştuğu anlaşılmakta, Üsküdar Rum Mehmed Paşa zâviyesi yakınlarında bir evin, meşîhat makâmına gelenlerin oturması için vakfedildiği kaydedilmektedir. Hatta tekkeye gelenlerin ayakkabılarının düzeltilmesi gibi papuççuluk görevini üstlenenlere vakfiyeden bir gelir verildiği ifade edilmektedir ki bu durum tekkenin belli dönemlerde İstanbul’un tasavvufî hayatında etkili olduğunu göstermesi açısından önemlidir. [5] 1800’lerin başında Üsküdar’da çıkan yangında büyük hasar gören Balabân Tekkesi tarikatların yasaklandığı ve zâviyelerin kapatıldığı tarihe kadar faaliyetini sürdürmüşse de eski ihtişamına kavuşamamıştır.

Âyin günü Cumartesi olan tekkede Sa’diliğin dışında Celveti, Nakşî-Hâlidî ve Cerrâhî gibi farklı tarikat usulleri icrâ edilmiştir. Şeyhlik görevini üstlenenlerin teâmülen aynı zamanda tekkenin imâmet ve tevliyet görevlerini de üstlendikleri kayıtlıdır. [6]

Sa’diyye Tarikatı’nın Üsküdar’da ilk temsil edildiği yer olan Balabân Tekkesi’nde posta oturan şeyhler kronolojik olarak şöyle sıralanabilir:

1. Seyyid Ahmed Saîd Efendi

Yağcızâde olarak da bilinen Ahmed Efendi tekkenin ilk şeyhidir. Sa’dîliğe dair icâzetini İstanbul Koska’da Sa’diyye tarikatının âsitânesi konumunda olan Abdüsselam (Kovacı Dede) Tekkesi’nin üçüncü postnişîni Şeyh Mehmed Gâlib Efendi’den almıştır. Mehmed Gâlib Efendi ise 18. asrın başlarında Şam’dan İstanbul’a gelen ve Sa’dîliğin Selâmiyye kolunu kuran Abdüsselam Şeybânî’nin oğludur. Seyyid Ahmed Efendi’nin tekkede Selâmiyye koluna göre âyin icrâ ettiği kaydedilmektedir. 1191/1777 tarihinde vefat eden Yağcızâde Seyyid Ahmed Efendi’den sonra yerine oğlu Ahmed Efendi geçmiştir.

2. Ahmed Efendi

Tomâr-ı Tekâyâ ’nın verdiği bilgiye göre Yağcızâde’den sonra tekkeye oğlu Ahmed Efendi şeyh olmuştur. 1199/1784’de vefat eden Ahmed Efendi hakkında kaynaklarda bilgi bulunmamaktadır.[7]

3. Mehmed Saîd Efendi

Yağcızâde Ahmed Efendi’nin diğer oğludur. Kardeşinin vefatından sonra tekkenin üçüncü şeyhi olarak posta oturmuştur. Vefat tarihi 1207/1792’dir.

4. Ahmed Celvetî Efendi

Bazı kaynakların aksine Tomar-ı Tekâyâ müellifi Ahmed Muhyiddin Efendi tekkenin diğer bir şeyhi olarak Ahmed Celvetî Efendi’yi zikreder. [8] 1220/1805 tarihinde padişaha hitaben yazılmış bir dilekçe bu bilgiyi doğrulamaktadır. Söz konusu belgenin imza kısmındaki “Hâdimu’l-fukarâ eş-Şeyh Ahmed, zâviye-i dâr-ı hangâh-ı mezbûr” ifadesinde yer alan Ahmed Efendi bu zat olmalıdır. Şeyh Ahmed Efendi dilekçesinde son derece fakr u zaruret içinde olduğunu, kalabalık olan ailesini geçindirmekte güçlük çektiğini, günlük on akçelik dahi gelirinin bulunmadığını ve yaklaşık yirmi senedir bu hâl üzere yaşadığını belirtmekte ve durumuna Üsküdar ahalisini de şahit göstermektedir. Padişahtan isteği ailesini geçindirecek kadar haziden bir aylık bağlanması yahut hassa kasapbaşısından günlük bir vukiyye (1.28 kg) et tahsis edilmesidir. İsteği kısa sürede kabul edilmiş olup verilen ferman gereği günlük bir vukiyye et tahsisi kararlaştırılmıştır. [9] Bu durum tekke vakfiyesinin zikredilen tarihlerde yeterli gelire sahip olmadığını göstermesi açısından önemlidir. Öte yandan Ahmed Efendi’nin nisbesindeki “Celvetî” ifadesi Celvetiyye tarikatından icâzetli olabileceği gibi tekkede bu tarikatın âyinini icrâ etmiş olabileceğini de akla getirmektedir. 1230/1815 yılında vefat eden Şeyh Ahmed Efendi’den sonra yerine Nizâmeddin Efendi geçmiştir.

5. Mehmed Nizâmeddin Sûzî Efendi

Fatih semtinde bulunan Alâeddin Tekkesi şeyhi Mudanyalı Yakup Efendi’nin (ö. 1223/1808) oğludur. Söz konusu tekke başlangıçta Halvetî-Sünbülî koluna bağlı olsa da 19. yüzyılın başlarında Celvetîliğe ve Sa’dîliğe intikal etmiş ve bir müddet her iki tarikata birden hizmet etmiştir. Mehmed Nizameddin Sûzî Efendi bir taraftan Balabân Tekkesi meşîhatını yürütürken diğer taraftan kardeşi Mehmed Nureddin Efendi ile birlikte Alâeddin Tekkesi’nin şeyhliğinde de bulunmuştur. Balabân Tekkesi’nde Sa’dîliğin yanı sıra Celvetî usulünce de âyin icrâ ettiği bilinmektedir. O dönemde Üsküdar’da çıkan büyük yangında tekkenin önemli ölçüde hasar gördüğü kaydedilmektedir. 23 Cemâziyelâhir 1239/7 Mart 1823’de vefat etmiştir. Mecmû’a-i Tekâyâ’da Mehmed Nizameddin Sûzî Efendi’den sonra yerine Rumelili İbrahim Efendi’nin (ö. 1245/1829) geçtiği yazmaktadır. [10] Bu zat hakkında kaynaklarda yeterli bilgi yoktur.

6. Mehmed Emin Efendi

Mehmed Nizameddin Sûzî Efendi’nin kardeşidir. Onun vefatından sonra Balabân Tekkesi’ndeki irşad vazifesini üstlenmiştir. Kaynaklar Mehmed Emin Efendi’nin bu görevi kardeşi ve aynı zamanda Celvetî tarikatı şeyhlerinden olan Ali Dede ile birlikte 1835 tarihine kadar vekâleten yürüttüklerini bildirmektedir. Mehmed Emin Efendi 1245/1829 tarihinde vefat etmiştir.

7. Nizameddinzâde Mehmed Emin Efendi

Nizameddin Sûzî Efendi’nin oğludur. Balabân Tekkesi’yle birlikte Sofular’daki Alâeddin Tekkesi şeyhliğinde bulunmuştur. Daha sonra bu görevini 5000 kuruşa kasr-ı yed etmiştir. Vefatı 1297/1879’dur.

8. Rumelihisar İmamı Mehmed Emin Efendi

Rumelihisarı’nda bulunan Durmuş Tekkesi’nin şeyhi Âşir Efendi’nin damadıdır. Cerrâhî tarikatına dair icâzetini Cerrâhî Âsitânesi postnişîni Gâlib Efendi’den almıştır. Kırım firarilerine kanunsuz olarak yardım ettiği gerekçesiyle meşihat görevinden alınarak Kütahya’ya sürgüne gönderilmiştir. Serbest bırakıldıktan sonra İstanbul’a gelerek eski görevlerine dönmeyi talep etmişse de kabul edilmemiştir. Daha ziyade Mevlevî sikkesiyle gezdiği ve Rumelihisarı’nda deniz kenarındaki bir kahvede vakit geçirdiği belirtilmektedir. 1302/1885 tarihinde vefat etmiştir.

9. Mehmed Âşir Efendi

Mehmed Emin Efendi’nin oğludur. Tekkenin ikinci bânîsi kabul edilen Ayşe Sıddıka Hanım’ın eşidir. Dönemin meşhur hattatlarından olan Âşir Efendi Seniha Sultan’ın kethüdalığını ve bir dönem de şeyhzadelere hat hocalığı yapmıştır. Nakşî ve Sa’dî icâzeti olan Âşir Efendi tekkede her iki tarikat usulünce zikir âyinlerini yürütmüştür. Bazı kaynaklarda Cerrâhî usûlünün de icrâ edildiği belirtilmektedir. [11] Aynı zamanda günlük 10 akçe ile tekkenin imamet vazifesini sürdürmüştür.[12]

Mezartaşındaki “Mesnevihân-ı Mevleviyye ve urefâ-yı meşâyıh-ı Nakşibendiyye ve Sa’diyye’den olup dergâh-ı şerîfenin bânî-i sânîi ve seccâdenişîn-i irşâd iken azîm-i bekâ-yı câvidân eyleyen hattât-ı şehîr” ifadesinden mesnevîhân ve ârif bir zât olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca hazirede bulunan kitabeden tekkenin tamiri için gayret sarfettiği görülmektedir.

Beşiktaş civarında ikâmet eden Mehmed Âşir Efendi’nin son dönemlerde tekkenin bir bölümünü Mehmed Ağa adında birine mesken olarak kiraya verdiği kaydedilmektedir. Bu durum Meclis-i Meşâyıh’a şikâyet olarak bildirilince Mehmed Âşir Efendi sorgulanmış, kiracı tekkeden çıkarılmış ve tekkenin anahtarı 8 Muharrem 1322/25 Mart 1904’de Üsküdarlı Hasan Hüsnü Efendi’ye verilmiştir. Mehmed Âşir Efendi bu tarihten bir yıl sonra 19 Şubat 1323/19 Ekim 1905 yılında vefat etmiştir.[13]

Tekkenin vakfiye defterinde ise Âşir Efendi’nin vefatı üzerine meşihat görevinin 22 Şevvâl 1328/27 Ekim 1910 tarihinde büyük oğlu Mehmed Nuri’ye verildiği kayıtlıdır.[14]

10. Mehmed Nuri Efendi

Babasının yerine tekkedeki irşad görevini üstlenen Mehmed Nuri Efendi hastalığı sebebiyle bu görevi yürütemediği anlaşılmaktadır. Muhtemelen tedavi amaçlı gittiği Bandırma’da uzun süre kalması nedeniyle şeyhlik 18 Receb 1339/28 Mart 1921’de vekâleten Hâfız Mehmed Emin Efendi’ye imâmet vazifesi de Hafız Mevlüd Efendi’ye tevdi edilmiştir.[15]

11. Hâfız Mehmed Emin Efendi

Kaynaklarda hakkında yeterli bilgi yoktur. İstanbul Halıcılar’da Molla Ali Fenârî Camii’nin iç tarafında bulunan Muhterik İsa Efendi zâviyesinde Sa’diyye tarikatını temsil ettiği kayıtlıdır. Vekâleten Mehmed Nuri Efendi’nin yerine geldiği Balabân Tekkesi şeyhliğine, önceki meşîhat görevinden feragat etmesi üzerine 10 Safer 1340/13 Ekim 1921 tarihinde asaleten atanmıştır. Hatta bir ara elindeki berat kaybolduğundan dolayı yeni bir berat verildiği de belirtilmektedir.[16]

12. Balabânî Hasan Hüsnü Efendi

19. yüzyılın önde gelen Nakşî şeyhlerinden Hasan Hüsnü Efendi Üsküdar’da doğmuştur. Babası Şam valisi şair Ali Rıza Paşa b. Şeyh Halil Sâhib’dir. Eserlerinde künyesini “ el-Hâc Ebü’l-Hasan Hüsnü el-Hanefî en-Nakşibendî el-Üsküdarî İbn el-Merhûm Ali Rıza b. eş-Şeyh Halil Sâhib İbn İbrahim Nazif b. Ahmed b. Mustafa Paşa ” şeklinde vermiştir. Zahirî ilimleri tahsil ettikten sonra genç yaşta tasavvufa yönelen Hasan Hüsnü Efendi’nin ilk şeyhi Nakşibendiyye ricâlinden Üsküdarlı Hoca İsmail Hakkı’dır. Sonra Üsküdar’da Selimiye denilen yerde “Harcağasızâde” adıyla tanınan ve kendisiyle aynı ismi taşıyan Şeyh Hasan Hüsnü Efendi’ye intisap ederek on yıl hizmetinde bulunmuş, ardından Mekke’de Hâlidiyye şeyhi İsmail Hamdi Paşa’dan icâzet almıştır. Ayrıca Beşiktaş’ta Neccârzâde Mustafa Rızâeddin Efendi’den 1317/1899 senesinde yine Nakşî icâzeti aldığı kaydedilmektedir. Mısır’a gittiğinde ise Şeyh Muhammed el-Meslemî’den Şâzelî tarikatına dair hilâfet aldığı bilinmektedir.

Nakşibendiyye ve Şazeliyye’nin dışında Harcağasızâde Hasan Hüsnü Efendi vasıtasıyla Kâdiriyye’den, Şeyh Muhammed Said Efendi ile Mevleviyye’den ve Azîz Mahmud Hüdâyî dergâhı şeyhlerinden Rûşen Efendi vasıtasıyla da Celvetiyye’den icâzet almıştır. Kaynaklarda son dönemde Üsküdar’da Nuh Kapısı’ndaki şühedâ mezarlığı muhafızlığı hizmeti ile İnâdiye’de Selim Baba Türbesi’nin türbedarlığı da uhdesine verildiği belirtilen Hasan Hüsnü Efendi aynı zamanda Balabân Tekkesi’nin son postnişînidir. 1279/1862-63 tarihli padişah makâmına yazdığı dilekçesinde, daha evvel yanmış olmasına binaen tamir edilen tekkenin bir takım noksanlarının bulunduğunu belirtmekte ve bunların giderilmesini talep etmektedir. [17] İrşâd faaliyetlerinin yanı sıra Tekke’de Mesnevî de okutan Hasan Hüsnü Efendi dönemin önde gelen dua-gûlarındandır.

Revnakoğlu arşivinde onun bu yönüyle ilgili şunları söylemektedir: “Balabânî merhum, irfanlı, dirayetli bir zât olduğu için duaları her yerde tekrar edilen muayyen sözlerden ibaret değildi. Yerine ve icabına göre duanın şeklini, girizgâhını değiştirir, bir yerde ettiği duayı aradan uzun bir zaman geçmeyince başka yerde tekrar etmezdi. Çok defa yeniden dua tertip eder, irticâlen cinaslar, telmih ve tevriyeler meydana getirir, ce’iyet-i elfâza (söz üretmeye) dair bir hayli kelime istihdâm ederdi.[18] Son derece güzel ifadelerle süslediği gayetle tumturaklı, ahenkli, mufassal, mükemmel duaları, üslûb-ı beyân, tetâbu-ı izâfet, bilhassa secî sanatları bakımından fevkalâde kudretli, saltanatlı ve zamanında her veçhile emsalsizdi. Sarayda ve şehirde hiçbir duâ-gû onunla baş edemiyordu. Bu yüzden Balabânî Hüsnü Efendi’yi her yerde ararlar, bir an önce gelmesini hasretle ve heyecanla beklerlerdi.” [19]

Tahirü’l-Mevlevî ise, Matbuat Âlemindeki Hayatım adlı eserinde Hasan Hüsnü Efendi hakkında şunları söylemektedir: “Mevlevî muhiblerinden Üsküdarlı Şeyh Ebü’l-Hasan Hüsnü en-Nakşibendî el-Hâlidî’ye Balabân Kutbu Şeyh Hüsnü derler. Balabân Kutbu yahut Balabânî denilmesine sebep, Üsküdar’da Balabân İskelesi civarında oturmasıdır. Evvelce Nâfia Nezareti kâtiplerinden imiş. Sonra işi dervişliğe ve şeyhliğe, daha doğrusu cenazelerde dua etmeye vurmuş, lokma parasını o şekilde çıkarmaya başlamıştır. Her renge boyanır, her kalıba uyar bir şahıstır.” [20]

Öte yandan nüktedanlığıyla da tanınan Hasan Hüsnü Efendi için şöyle bir olay anlatılır: “Balabanî Efendi muhtelif tarikatlardan icâzetnâme almış olduğu gibi, kendisi de hatırdan çıkamayacak ehil, nâ-ehil birçok kimselere icâzetnâme vermekle adeta şöhret yapmıştı. İcâzetnâmeyi kendisi yazarsa 4 Mecidiye alır, yazılmış olarak getirirler ve tasdik amacıyla mühürlenmesini isterlerse 2 Mecidiye ile işi halledermiş. Zamanın Meclis-i Meşâyıh reisi ve Hüdâyî hangâhı postnişîni Gülşenî Efendi, yapılan ihbar üzerine Şeyh Hüsnü Efendi’yi çağırtıp kendisine sormuş:

- İki Mecidiyeye icâzet verdiğini söylüyorlar, doğru mudur?

Balabanî hiç bozulmadan ve sinirlenmeden şu cevabı vermiş:

- Şeyhim, efendim hazretleri insaf buyursunlar, demiş, iki Mecidiyelik icâzeti gidip de Bâyezîd-i Bestamî’den alacak değiller ya, elbette bu fakire gelecekler.”[21]

1347/1928 senesinde vefat eden Hasan Hüsnü Efendi Nuh kuyusundaki Şühedâ mezarlığına defnedilmiştir.

Nakşibendîliğin usul ve âdâbından bahseden Nesemât-ı Rûhâniyye, terâcim-i ahvâle dair Risâle-i Mir’âtü’l-Ebrâr, Şâzeliyye Tarikatı ve pirleri hakkında Burhânü’s-Sâlikîn adlı eseri ve ayrıca Behcetü’n-NâmSilsile-i Çiştiyye ve Divânçe’si bulunmaktadır. Diğer taraftan Peyâm-ı Sabah’ta A. Rıfkı’nın yazdığı Bektâşî Sırrı’na cevaben kaleme aldığı yazılar bulunmaktadır. [22]

 

 

 

SA’DÎLİĞİN ÂDÂB VE ERKÂNI

Balabân Tekkesi’ne temel rengini veren Sa’dîlik kıyâmî zikir usulünü benimsemiş bir tarikattır. Kısa bir dua ve Fâtiha’nın ardından ayağa kalkılarak zikre başlanır. Zâkirler zikrin temposuna göre ilahî ve kaside okurlar. Kalbî zikre başlandığında şeyh efendiyle derviş göz göze bakışırlar, derviş bir kalıp gibi donarak hareketsiz kalır, âyinin sonuna doğru yine şeyhin bakışı ile eski hâline döner. Buna “Sa’dî dondurması” denir. Sa’diyye tarikatında önemli uygulamalardan biri de “devse” (şifâ yürüşüyü) âyinidir. Âyin esnasında şeyh yüzükoyun yere uzanmış olan müridlerin üzerinden zikir ve dua ederek yürür.

Sa’diyye mensupları yedi veya on iki terkli taç giyerler. On iki terkli taç on iki burcu, yedi terkli taç ise güneşin etrafındaki gezegenleri simgeler. Sarık imâmenin etrafında altı kat dolandırılır. Bu durum altı yönden (yer, gök, doğu, batı, kuzey, güney) gelecek olan ilim, mârifet ve hikmeti sembolize etmektedir.

Sa’diyye tarikatında biri teberrüken, diğeri hakikî olmak üzere iki türlü intisap vardır. Teberrüken intisap mücâhede ve biat olmaksızın gerçekleşir. Bu tür intisaplarda müntesiplere bazı zikirler telkin edilir, evrad okumasına izin verilir. Ancak hakikaten intisap etmek isteyen kişinin mürşid-i kâmilden zikir telkini alıp seyrü sülûke başlaması gerekir. Tarikatta müridlere bulundukları seviyeye göre fukara veya derviş, çavuş, nakib ve halife gibi isimler verilir.

 


[1] Ayrıntılı bilgi için bk. Hüseyin Vassâf, Sefîne-i Evliyâ, I-VI, (haz. M. Akkuş- A. Yılmaz), İstanbul 2006; Salim Yorgancıoğlu, Üsküdar Dergâhları, İstanbul 2004; Bilal Kemikli, “İstanbul’u Gören Şehir: Üsküdar’da İrfanî Muhitler”, Üsküdar Sempozyumu IV, İstanbul 2009, s. 23-27.

[2] M. Baha Tanman, “Yağcızâde Tekkesi”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, VII, 396.

[3] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Y.PRK.MŞ 4/90.

[4] Başbakanlık Vakıflar Genel Müdürlüğü, Defter no: 506.

[5] Başbakanlık Vakıflar Genel Müdürlüğü, Defter no: 506.

[6] Başbakanlık Vakıflar Genel Müdürlüğü, Defter no: 506.

[7] Ahmed Muhyiddin, Tomâr-ı tekâyâ, (Mustafa Kara’nın kütüphanesindeki özel nüsha), s. 251.

[8] Ahmed Muhyiddin, a.g.e., s. 251.

[9] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Cevdet Efkaf, 10438.

[10] Zâkir Şükrî Efendi, Mecmû’a-i TekâyâMecmûa-i Tekâyâ, (haz. M. Serhan Tayşi-K. Kreiser), Berlin 1980, s. 26.

[11] Selami Şimşek, “Son Dönem Celvetî Şeyhlerinden Bandırmalızâde Ahmed Münib Efendi’nin Hayatı, Eserleri ve Mecmûa-yı Tekâyâsı”,Selçuk Üniversitesi, Türkiyat Arastırmaları Enstitüsü, Türkiyat Arastırmaları Dergisi, Konya, 2007, sy. 27, s. 157.

[12] Başbakanlık Vakıflar Genel Müdürlüğü, Defter no: 506.

[13] Ahmed Muhyiddin, Tomâr-ı Tekâyâ, s. 251.

[14] Başbakanlık Vakıflar Genel Müdürlüğü, Defter no: 506.

[15] Başbakanlık Vakıflar Genel Müdürlüğü, Defter no: 506.

[16] Başbakanlık Vakıflar Genel Müdürlüğü, Defter no: 506.

[17] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Y.PRK.MŞ 4/90.

[18] Cemaleddin Server Revnakoğlu Arşivi , nr. 138.

[19] Cemaleddin Server Revakoğlu, Eski Sosyal Hayatımızda Tasavvuf ve Tarikat Kültürü, (haz. M. Doğan Bayın-İ. Dervişoğlu), İstanbul 2003, s. 257-258.

[20] Tahirü’l-Mevlevî, Matbuat Âlemindeki Hayatım ve İstiklâl Mahkemeleri, (haz. A. Şentürk), İstanbul 199, s. 54.

[21] Revnakoğlu, a.g.e., s. 258-259.

[22] Abdurrezzak Tek, “Cumhuriyetin İlk Yıllarında Bir Şeyh Portresi: Üsküdarlı Balabanî Hasan Hüsnü Efendi ve Tasavvuf Anlayışı”,Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2007, XVI/2, 155-168; Hür Mahmut Yücer, Şeyh Sa’deddin Cebâvî ve Sa’dîlik, İstanbul 2010, s. 177-181.

üsküdar belediyesinden alıntıdır.........