Bir bostan, bir insan



Bir bostan, bir insan


Bir bostan, bir insan

Kuzguncuk’ta İlya’nın Bostanı olarak bilinen Boğaz’ın son yeşil alanlarından biri, on yılda bir Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından imara açılmak isteniyor. Bostanın sahibi çok, başında kavga da.Vakıflar, Kuzguncuklular, varisler… İşin peşine düşünce görülüyor ki bu bostanda bir de ömrünü burada geçiren, meyve ağaçlarına dadanan çocukları kovalayan, karşılıksız bir aşk yaşayan, akrabaları gitse de yalnızlığı göze alarak ülkesini terk etmeyen bir insan ve babası ‘firari’, kendisi ‘vatan haini’ ilan edilen bir Rum aileyi mülksüzleştirmenin acımasız öyküsü de var; hem de belgeleriyle…

Sevgi Halime Özçelik

 

Gül, ey saf çelişki, nice göz kapağının altında

hiç kimsenin uykusu olmamanın sevinci”

Bir de İlya vardı, dedim kendi kendime. Bostandaydık. Etraf her yaştan Kuzguncuklularla kımıl kımıldı. Kimi üst teraslardan getirilen bambuları dikiyor, kimi küçük hobi bahçeleri oluşturuyordu. Çocuklar kendi hallerinde toprakta eşeleniyor, kimse onlara aman ha demiyordu. Ortaklaşa iş yapan insanların sevinçli seslenişleri, hafifleyen ruhları göğe doğru ağıyordu. Arkadaşımla birlikte yeni keşfettiğimiz çitlembik ağacının esrikliğiyle çocuklar gibi şen, yediğimiz meyvelerin çekirdeğiyle birbirimizi vurmaca oynuyorduk. Birden gözüm İlya’nın barakasına takıldı. İçim pır etti. Aha, dedim, şimdi İlya dışarı fırlayacak ve “Sizi gidinin çocukları…” diye bizi elinde sopayla kovalayacak.

Nicedir, bir de İlya vardı, diyorum kendi kendime. Bostan var ama bir de İlya vardı. Bu dünyadan bir de İlya geçti. Başında bunca gümbürtünün koptuğu bostan İlya’nındı. Burda yaşadı, burda öldü.

Kayıp zamanın peşinde, belki de beyhude bir çabayla Kuzguncuk sokaklarında İlya’yı arıyorum.

ilyanın bostanı

Akislerin sönerken

Sen kimdin İlya? Bir ömrü bu sokaklarda nasıl tükettin? Hayatı bildiğin gibi mi yaşadın, verildiği gibi mi? Bir ömrü bir bostana adamak için bilge mi olmak lazım, umarsız mı?

Önce delikanlı adımların rüzgâr gibi geçti bu sokaklardan. Sonra yetişkin bacakların düşüncelerinin ritmine uyarak bazen hızlı, bazen yavaş adımladı bu sokakları. Bedenini taşımakta zorlanan yaşlı bacakların sürüklenerek geçti genç adımlarının telaşlı, umutlu izlerinden. Ömrüne şahit olan bostan, Kuzguncuk’un ağaçları senin gözlerinin, sesinin, elinin izini taşıyor hâlâ. 

1329 (1911) Arnavut Leskoçya doğumluymuşsun. Bostana el koymak için tahkikat yapan polisin raporu öyle diyor. 14 yaşında gelmişsin ailenle birlikte Arnavutluk’tan. 1932 yılında Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına girmişsin. Savaş dönemi çocuğusun ve tüm hayatın savaşların, soğuk savaşların gölgesinde geçmiş neredeyse. Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı, İkinci Dünya Savaşı, 6-7 Eylül olayları, Kıbrıs olayları…

Zakire Büyükfırat, “Klaus Kinski’ye benzerdi,” diyor senin için, “Kumral, mavi gözlü, ince, uzun boylu yakışıklı bir adamdı.” Ama seni tanıyanlar genellikle dediğim dedik, biraz aksi bir adamdı diye anıyorlar. Kuzguncukluların belleğinde çok çalışkan, her haliyle bir toprak insanı, ya bostanda ya bostanın önündeki küfelerin başında ama her daim bostanla bütünleşik bir İlya fotoğrafı bırakmışsın. Bostan senin mütemmim cüzün gibi.

Kuzguncukluların dilinde önce İspiro’nun Bostanı olmuş orası, sonra İlya’nın Bostanı. Baban İspiro ölünce onun bostanını, hayatını ve en son da mezarını devralmışsın. Babanla seni birlikte hatırlayan kimse yok. Muhtemelen ölümünden sonra geldin bostana. Kader birliğiniz babanla kalmayı seçtiğin gün başlasa da başka hayatlar peşinde İlya olmaya çalıştığın yıllar olsa gerek uzakta geçen zamanlar. Garsonluğun bu döneme rastlıyor.

Mustafa Aysal’ı biliyorsun. 1967′de senin yanında çalışmaya başlamış. 1970′te askere gidip yine senin yanına dönmüş. Geliş o geliş. Sen ölene kadar aynı evde yaşayıp, aynı bostanda çalışmışsınız. Mustafa Aysal senin yanında büyümüş, hastalığında sağlığında sana bakmış, can yoldaşı olmuş. Bostanın içindeki barakanın bir odasında sen, iki odasında o ailesiyle kalmış. Senin odan bir masa, sandalye ve yataktan ibaretmiş. Hepsi o kadar. Doğanın ritmiyle çalışmış, doğanın ritmiyle yaşamışsınız. Bostanın karıklarının yapımı, ekimi dikimi, sulaması, ürünlerin devşirilmesi, satılmasıyla günler, aylar, yıllar ve hayat geçip gitmiş.

Mustafa Aysal hâlâ aynı dinginlikte bir hayat sürüyor. Artık emekli, torun torba sahibi, güleç yüzlü, sakin, huzurlu bir adam. Birlikte uzun bir hayat yaşadığınız halde ağzından seninle ilgili olumsuz bir söz çıkmıyor. “İyi adamdı, kimseye zararı dokunmazdı.” diyor yalnızca. Anlaşılan uzun boylu muhabbetleriniz, yarenliğiniz olmamış. Belki de bütün olağan ailelerdeki kadar ancak.

Annen Victoria ve ağabeyin Grigor önce Arnavutluk’a geri dönmüşler, sonra Amerika’ya göçmüşler. Baban İspiro ve sen Türkiye’de kalmışsınız. Ne oldu da böyle parçalandı aileniz? Anneni bir daha görmedin sanırım. Abinle haberleştiğini, yeğeninin bir kez birkaç saatliğine seni ziyarete geldiğini Mustafa Aysal hatırlıyor. Babanın ölümüyle tek başına kalakalmışsın bu memlekette.

ilyanınevi2

Benim güzel manolyam

Neden hiç evlenmedin İlya? Bir kara sevdaya mı tutuldun? Belki de hayat senin sandığından çabuk geçti, çok şey için daha vakit var sandın. Lefteriya Çakıroğlu desem ne dersin? Kalbin cız eder mi?

Lefteriya Hanımla görüştük geçenlerde, Kuzguncuk’ta bir çay içtik. Senden söz ettik. Lefteriya Hanım şimdi yetmiş dört yaşında ama sesinde, edasında genç kız ruhunun tazeliği, neşesi var. Biliyor musun, Lefteriya Hanım her pazar ayine Kuzguncuk’a geliyor. Hem de evinin hemen yanında kilise olduğu halde. Bahar ve yaz günlerinde de onca İstanbul trafiğini aşıp sahilde çay içip gazete okuyor. Kalbi hâlâ Kuzguncuk’la atıyor.

Sen kırkında, o on sekizindeyken nasıl ona tutulduğunu, sevda ateşini küçük küçük hediyelerle nasıl onun kalbinde de tutuşturmaya çalıştığını anlattı. İsim günlerinde kalabalık sofralar kurarmışsın. Kuzguncuk’taki bütün dostların gelirmiş. Lefteriya Hanım, “Sesim çok güzeldi, şarkı söylemeyi severdim.” diyor. O sofralarda daBenim Güzel Manolyam‘ı söylermiş. O günlerde mi âşık oldun ona? Kapının önündeki manolyanın kokusunu içine çeke çeke hayallere daldın mı? Sen kırkında, o on sekizindeyken… İsteyip de hayır cevabını aldığında içinde bir kırık ümit var mıydı yine de? Lefteriya Hanım, bu deli adam bana bostanın önünde marul sattırır diye istemedim ben diyor. Yaş farkı da önemli bir faktör olmuş. Sonra zaten kısmeti çıkmış, onun da gönlü yatmış. Doğrusu öfken âşıklara yaraşır olmuş. Protestonu bir tebligatla bildirmişsin hemen: Tez zamanda ev boşaltıla! Neyse ki abileri seni ikna etmişler. Yoksa sen de bilirdin elbet, evi boşaltmakla kalbini boşaltamayacağını.

Düğününe gitmemişsin ama gümüş çatal kaşık seti göndermiş, bu gönül defterini asil bir şekilde kapatmışsın. Bunu takdirle söylüyor, Lefteriya Hanım. Muhtar Ali Faik, Lefteriya Hanıma takılmaktan kendini alamıyor. “Lefto, İlya’yı alaydın şimdi bostan sorunumuz olmayacaktı!” diyor. Lefteriya Hanım gülümsüyor, başka bir şey demiyor.

Ey gül, saf çelişki…

İçine kapalı biriymişsin, bilinen ilk ve son sevdalanman Lefteriya Hanım. Ayinlerde, yortularda özenle giyinen yakışıklı İlya’yı sinemalarda, piyasalarda hatırlayan yok. Ama Naci’nin kahvesinde pişpirik oynamayı severmişsin. Bir grubun varmış. Kazanınca sevinir, kaybedince çamura yatarmışsın. Kahvedekiler seni kızdırmakta ustaymış.

Seni tanıyanlar cömert bir insan olarak hatırlıyor. Mehmet Ünver, “Davet edildiği düğünlere ya da sünnetlere hep en iyi hediyeyi getirirdi. Örneğin; ablamın düğününde ütü hediye etmişti. O zamanın en pahalı hediyesiydi.” diyerek seni yadediyor.

Ömer Bey de yaşlılık günlerinde bile sepetine doldurduğun incirleri, hurmaları ayağını sürüye sürüye ta Beşiktaş’a getirmeni unutamıyor.

Ama Victoria Temel’e kök söktürmüşsün doğrusu. Bostan Sokak’taki evinde 15 yıl kiracı olarak oturan Victoria Hanım, dişinden tırnağından artırıp evini peyderpey tamir ettirmiş, tam keyifle oturacağı kıvama getirmiş ki sen başlamışsın çık, çık diye başının etini yemeye. Onu çıkarıp daha yüksek bir fiyata kiraya verecekmişsin. Aman zaman da dinlememişsin, hayatını zehir etmişsin. “Allah için kimseye bir zararı dokunmazdı ama bizi de ev sahibi yaptı bu aksiliğiyle.” diyor, Victoria Hanım. Bir de yazın sobanın içine sakladığın paraları kışın unutarak yaktığın söylentisini gülerek anlatıyor.

En sevdiğin renk, yeşil ve mavi miydi İlya? Yer yeşil, gök mavi. Yerle gök arasında kaybolmuşsun. Bostanda akşamları kurduğun rakı sofralarında, okka güllerin kokusu ve bülbül sesleri eşlik etmiş yalnız sana. Hiç efkârlandın mı bu sofralarda bülbüllerin sesini dinlerken? Nice göz kapağının altında hiç kimsenin uykusu, sevinci, derdi tasası olmadığını bilmek seni hüzünlendirdi mi? İstediğin gibi mi yaşadın bostanında? Kendi göğündeki bir kuş kadar hür.

ilyahurma2Kov bostancı danayı

Lefteriya Hanım, baban İspiro’yu da hatırlıyor. Mahallenin çocukları önceleri babanı, sonra seni kızdırmak için hep “İspiro, hırsız var!”, “İlya, hırsız var!” diye bağırırlarmış.

Ah, o çocuklar! Kaç nesil büyüttün İlya, gözü hep senin bostanında olan? Hiç büyümeyen, yerleri hiç boşalmayan. O çocuklar şimdi seni sevgiyle anıyorlar. Bostana nasıl daldıklarını, erikleri, hurmaları nasıl çaldıklarını, yakalanma korkusuyla nasıl titrediklerini gülerek anlatıyorlar. Bir daha aynı tadı bulamadıkları erik, hurma, nar, incir tadı hâlâ damaklarında.

Mehmet Ünver’i hatırlıyor musun İlya? İşte o çocuklardan biri. Bostana kuşbakışı bir evde doğup büyümüş. Şimdi yazar. O günleri ve seni sevgiyle anıyor. Bostan bütün çocukların heyecan yaşama alanıymış. Gizlice girerek çalınan eriklerin unutulmaz tadında adrenalinin de katkısı olsa gerek. Ama çekirge bir sıçrar, iki sıçrar değil mi! İşte o üçüncü an: “Kendi bahçemizde çok sayıda erik ağacı olduğu halde İlya’nın bostanına dalıp, oradaki erikleri araklamak vazgeçemediğimiz bir tutkuydu. Bayılırdık buna. Bir seferinde İlya bizi yakaladı. Bir arkadaşımız ağacın tepesinde kaldı, bizler kaçtık. Arkadaşımız korkudan çığlıklar atıyordu; fakat İlya ona bir şey yapmadı.” diyerek günlerden bir günü hatırlıyor.

Mehmet Ünver’in azabı kaçmakla bitmemiş elbet. Her şeyin bir bedeli var. Erik hırsızlarının kimlikleri tespit edilince annesi uzun süre bostana tek başına alışverişe gönderememiş onu. “Derken bir gün annemle birlikte gittik. İlya beni görünce hediye olarak birkaç avuç erik verdi. Ben de utanıp istemezlik havalarına girdim. Bunun üzerine bana gülerek, ‘Akşama kadar benim ağaçların tepesindesiniz, utanma hadi al’ dedi.” Daha büyük çocuklar sonbaharda hurma ağaçlarını yağmalarlarmış. Geç saatlerde bostanın ortasındaki narlara da dalanlar olurmuş. Kim başa çıkabilir ki çocuklarla!

Keşke çocukların vukuatı masum erik hırsızlığında kalsaymış. Mehmet Ünver can yakan çocukça oyunlarını da anlatıyor şimdi üzülerek. Senin bin bir emekle yetiştirdiğin lahanaları patlatmaca oyununu mesela. Göbeklenen lahanaları uzaktan atılan taşlarla mayın gibi patlatma oyunu. Eminim patlatılmış lahanaları her gördüğünde için de onlar gibi parçalanıyordu.

Ah, o çocuklar. Kuzguncuk’un çekirge sürüsüyle en az kırk yıl uğraştın. Can mı dayanır! Vallahi ben olsam diyorum şimdi… İtiraf ediyorum, senin kadar sabırlı olmazdım.

Mustafa Aysal, semtlilerden birinin, çocukluğumuzda bostana girdiğimiz için peşimizden tüfekle koşturmuştu, diye atıp tutmalarına, “Yok öyle şey. Onun hiç tüfeği olmadı ki. Olsa ben bilirdim. Zaten korkarlar onlar böyle şeylerden.” diyerek, bir azınlık ruh haline de işaret ediveriyor.

korkuluklar-1

Güvercin tedirginliği

6-7 Eylül’de, eli özel yapım sopalarla Kuzguncuk’u basan güruh, gece on ikide tam da senin evinin önünde, bostanın önünde inmiş kamyonlardan. Sen o sırada nerdeydin İlya? Gölgeleri yatağına düşerken; sopaları, elleri kolları kapına bacana çarparken; böğürtüleri camlarını titretirken sen nerdeydin? Kapı komşun olan Aya Pantelemion Kilisesi’ni yakarlarken, papazın evini yağmalayıp yıkarlarken sen nerdeydin? Papazı evde bulamayınca koyununu alıp oracıkta Allahuekber nidalarıyla kesip pay ederlerken Kuzguncuk’ta mıydın?

O zaman 9 yaşında olan Zakire Büyükfırat o geceyi unutamıyor. “Evimiz Ortaköy’den Arnavutköy’e kadar sahili görüyordu. Karşısı alev alev yanıyordu. Ortaköy’den, Arnavutköy’den çığlıklar Kuzguncuk’a geliyordu. Evin arka tarafına gidiyorduk; Altunizade, Sultantepe alev alev yanıyordu. Koru tutuştu herhalde, dediler annemler, koru tutuştu!” diye anlatıyor tanık olduğu cehennemi geceyi. “Dükkânlar önceden işaretlenmişti. Dışardan gelen güruh hangi dükkâna saldıracağını, yağmalayacağını biliyordu. Bunların arasına karışan az sayıda Kuzguncuklu da vardı ne yazık ki.” diyerek dillendirilmeyen bir gerçeği de açık ediyor.

Kıbrıs olayları sırasında bostanın hemen üstünde bulunan Rum Ortodoks Mezarlığı’ndaki mezar taşları Süleymancılar tarafından çok kereler parçalandığında sen nerdeydin? Onlar ellerinde baltalarla bostandan mezarlığa sızarlarken kuş uykularında mıydın? Mezar kırıcıların yakalanıp birkaç gün sonra bırakıldığını duyduğunda ne düşündün? Ruhun üşüyüp iyice yalnızlaştın mı?

Komşuların, ahbapların, dostların birer birer bu memleketi terk ederken seni tutan, sana ümit veren ne vardı buralarda? Bostan mı? Elbette devletimizin senin bostanınla ilgili planları olacaktı. Hem de yıllar süren, adım adım yürüyen bir el koyma planı, sen bilmesen de bu sıralarda işliyordu.

“İlya, hırsız var!”

Resmi belgelerde “113 pafta, 545 ada, 29 parsel sayılı 6445.32 metrekare miktarındaki Abdullahağa Vakfından icareli barakalı bostan” diye geçen yer senin evindi, yurdundu.

Evinden, yurdundan sürgün edilen, yollarda kırılan milyonlarca Ermeni’nin malları için çıkarılan tehcir yasası* senin için de işlemiş. Ne utanç verici ki insanların mülküne bu yasalara dayanılarak el konmaya 1988’e kadar devam edilmiş.

Baban İspiro 1951′de ölene kadar hep bostanda yaşayıp, Kuzguncuk’tan hiç çıkmadığı halde nasıl “firari ve mütegayyip eşhas” ilan edilerek Vakıflar Genel Müdürlüğünün bostana el koyduğu bizim için muammaydı. Artık biliyoruz. İşte belgeleri:

Vakıflar Genel Müdürlüğü önce farklı ailelere ait olan 300 / 360 hisseye 3.12.1966 tarihinde bahsi geçen yasalara dayanarak el koyuyor. Ama bunun için önce sahiplerinin mütegayyip ve firari olduğunun bir tahkikatla kanıtlanması gerekiyor. 

İstanbul Emniyet Müdürlüğünün 27.7.1966 tarihli İstanbul Vakıflar Başmüdürlüğüne başlıklı tahkikatı şöyle:

1966-1a)Hristo oğlu İspiro Soro Arnavutluk (Leskovik) doğumlu olan adı geçenin ömrünün büyük bir kısmını Arnavutluk’ta geçtiği ve ölümüne yakın Türkiye’ye geldiği 5.10.1951 tarihinde Kuzguncuk’ta öldüğü…… Aya Pandeleygon Kilisesinin ölüm kayıt defterinin sahife 54, sıra 339′daki kaydında soyadının (Sieros) olduğu öğrenilmiştir.

İspiro’nun oğlu olduğunu iddia eden ve halen hayatta bulunan İstanbul-Üsküdar-Kuzguncuk Mah. Bostan Sokağı hane 2, cilt 52, sahife 61 üzerine nüfusa kayıtlı İspiro oğlu Victorya’dan 1329 yılında Arnavutluk (Leskovik) de doğma İlya Şoro’nun Arnavut Ortodoks olduğu 14 yaşında Türkiye’ye gelerek 1932 yılında vatandaşlığımıza geçtiği…..,

b)Sotiri oğlu Vasil’in 50-60 sene evvel Arnavutluk’a firar ettiği halen orada sağ bulunduğu,

c)Sotiri’nin oğlu Lekan’ın umumi harp yıllarında Arnavutluk’a firar ettiği, bilahare Türkiye’ye dönüp 1939 yılında tekrar Arnavutluk’a gittiği ve hâlâ orada oturduğu,

d)Sotiri oğlu Diyonisos’un da umumi harp yıllarında Arnavutluk’a firar ettiği, bir ara Türkiye’ye döndüğü bu yıl içinde de Amerika’ya gittiği ve halen orada ikamet ettiği,

e)Dimitri oğlu Radeli’nin babası ile birlikte 70-80 sene evvel Arnavutluk’a firar ettikleri ve orada öldükleri öğrenilmiştir.

f)Konstantin kızı Eleni’nin Kuzguncuk’ta öldüğü ve cenazesinin Aya Pandeyenmon Kilisesinden kaldırıldığı söylenmekte, kaydına tesadüf edilememiştir.

g)Tanaş oğlu Kosti’nin 50-60 sene evvel Arnavutluk’a firar ettiği öğrenilmiş olup, sağ olup olmadığı hakkında herhangi bir bilgi elde edilememiştir.

h)Yosif kızı Marya’nın takriben 60 sene kadar evvel Arnavutluk’a kaçtığı ve orada öldüğü söylenmektedir.

i)İlya kızı Konstantin’in de 60 sene evvel firar ettiği Arnavutluk’ta öldüğü anlaşılmıştır.

Bu tahkikat sonucunda İspiro hariç diğer aileler, firari ve mütegayyip ilan edilerek hisselerine birkaç ay sonra el konuluyor. Topluca Arnavutluk’a “firar ettirilen” ailelerin varisleri hâlâ Türkiye’de yaşıyor oysa.

O gün nasıl olduysa sizi ihmal etmişler İlya. Baban İspiro’nun firari, senin de “vatan haini” ilan edilip mülksüzleştirilmen için 1977 yılını bekleyeceğiz. Ama bu arada Vakıflar Genel Müdürlüğü, 300 / 360′lık hissenin yeni sahibi olarak sana 1973 yılında ecrimisil davası açmış. Kendine ait olmayan araziyi ekip dikmekten, haksız intifa bedeli olarak taksitlerle 25.000 lira ve yüzde 5 faiz ödemeye mahkûm edilmişsin. Mustafa Aysal’ın, “Vakıflara aylık bir miktar para öderdik.” dediği ve nedeni bilinmeyen ödeme bu cezanın taksitleri imiş meğer.

Vakıflar Genel Müdürlüğünün bostanın tamamını sana rağmen, burada ve yaşıyorken ele geçirme planı İstanbul Emniyet Müdürlüğünün 17 Mart 1977 tarihli tahkikatıyla yürümeye başlamış: … İspiro’nun oğlu olduğunu iddia eden ve uzun zamandan beri milli çıkarlarımızı ihlal ederek haksız olarak gayrimenkulu tasarrufu altında bulunduran İlya Şoro hakkında gerekli kanuni işleme tevessül edilmesinin uygun olacağını…. cümlesi için insan ne diyeceğini bilemiyor.

İstanbul Emniyet Müdürlüğünün 17 Mart 1977 tarihli Vakıflar Başmüdürlüğüne başlıklı tahkikat yazısı şöyle:

1977-2Bu kerre ilgi (b)de kayıtlı yazınızla sorulan husus yeniden tetkik ve tahkik edilmiştir.

İlgi (a)da kayıtlı yazımızda da belirtildiği üzere ömrünün büyük bir kısmını Arnavutluk’ta geçiren Hristo oğlu 1300 Leskovik doğumlu İspiro Şoro’nun yurdumuzdan ayrılışı ve dönüşü hakkında herhangi bir belge ve bilgiye rastlanamadığından şube 4. müdürlüğü ve diğer resmi kuruluşların kayıt ve kuyudatlarının tetkikinde kaçak yollardan yurtdışına gittiği, 1924 yılında malının başında bulunmadığını, yurtdışına firar edip bilahare yine kaçak yollardan ülkemize geldiğini ortaya koymaktadır. Nitekim adı geçen şahsı tanıyan ve bilenin de bulunmayışı hakkında herhangi bir bilgi verene rastlanmayışı görüşümüze kesinlik kazandırmaktadır.

Kaldı ki kilise kayıtlarının tetkikinde açık kimliğinin bulunmamakla beraber soyadının da Sieros olduğu görülmüştür.

İspiro’nun oğlu olduğunu iddia eden ve uzun zamandan beri milli çıkarlarımızı ihlal ederek haksız olarak gayrimenkulu tasarrufu altında bulunduran İlya Şoro hakkında gerekli kanuni işleme tevessül edilmesini uygun olacağını hazine hukukunun korunması bakımından firari eşhastan olan adı geçenlere ait sözkonusu gayrimenkulun hazine adına tesçil ve tespitinin yapılması hususunda girişimde bulunularak neticeden İçişleri bakanlığına arz edilmek üzere bilgi verilmesini rica ederim.

Bu tahkikatla operasyonun ikinci kısmı da tamamlanarak bostanın tamamı Vakıflar Genel Müdürlüğüne geçiyor.10.10.1977 tarihli T.C. tapu senedinde şöyle yazıyor:

60/360 hissesi Hiristo oğlu İspiro uhdesine kayıtlı iken firari ve mütegayyip eşhastan bulunması sebebiyle ilgili kanunlar ve talimatnameler gereğince Vakıflar idaresince vaziyet olunduğu ve Vakıflar Genel Müdürlüğü adına tesçili İstanbul Vakıflar Başmüdürlüğünün 17/5/1977 tarih ve İlişikli İşler Bürosu D.A. 17/1/5006 sayılı yazısıyla bildirilmekle tesçil edildi.”

Bu senette senden eser yok İlya. Bostanda her şeyden habersiz, babanın izinde yaşadığından ve işlediğinden bahsetmiyor. Sabahları kalkıp babanın öğrettiği gibi karıkları yaptığından, sebzeleri, meyveleri suladığından, kargalardan ve çocuklardan koruduğundan bahsetmiyor.

Tam hurma, incir, nar zamanı. Sen belki de Kuzguncuklu çocuklarla cebelleşiyorsun bu sırada. Ağızları sulanarak gizlice bostana dalan ama yakalanan birkaç çocuğu, “Sizi gidinin çocukları…” diye kovalıyorsun. Onların kaçışmalarını görüp belki için için gülüyorsun. Mustafa Aysal’a sormuştum, çocukları yakaladığında ne yapardı diye. “Bir şey yapmazdı, yakalamak istemezdi ki.” demişti de şaşırmıştım. Keşke o zaman çocuklar yine bağırsalarmış sana, “İlya, hırsız var!” diye!

1978 yılında bu el koymaya karşı Danıştayda dava açmışsın. Bu dava 1981′de sonuçlanmış ve kazanmışsın. Mahkemede İspiro Şoro’nun kaçak yollarla girip çıktığı kanıtlanamadığından firari ve mütegayyip de olmadığına karar verilmiş. Bundan sonra Danıştay kararının uygulamaya geçmesi için varislerin Asliye Hukuk’ta tapu iptal ve tescil davası açarak gayrimenkulün tapusunu yeniden üzerlerine geçirmesi gerekiyormuş. Amerika’daki varislere ulaşmak zaman almış ve dava açılamadan sene 1984 olmuş.

mezar-1

İki insan, bir hayat, bir mezar

Mezar taşında 19.10.1984, İlya Şoro yazmıyor. Çünkü bir mezar taşın yok İlya. “Kendimi iyi hissetmiyorum” dediğinde seni Balıklı Rum Hastanesi’ne götüren Mustafa Aysal’la bostanın hemen üstündeki Rum Mezarlığı’nda seni aradık, bulamadık. Bu devlet vatandaşlarına yaşamayı reva görmediği gibi ölmeyi de reva görmediğinden, küçücük olan Rum Mezarlığı’ndaki bütün mezarları dolaştık. Bir mezara aile boyu gömülen Rumların isimlerini okumaya çalıştık. Ama seni bulamadık. Bir sonraki gidişimde bir bilenin göstermesiyle bakımsız mezarını bulabildim ancak. Babanı ve seni saklayan mezar, üç beş yıla kalmaz tamamen kaybolur. Üzerinde belki bir erik biter, çocuklar yine gelsin diye.

Bostanında yaşadın, bostanına nazır yatıyorsun. Yağmur sularıyla firar edip yine ona sızıyorsun. Varlığıyla artık yokları imleyen, kara kara sayfalarımızda yeşil bir vicdan gibi “firari ve mütegayyipleri” işaret eden bostan, şimdilik hâlâ bostan. Yarını belirsiz. Sen yaşarken nice göz kapağında uyku olmamayı seçsen de o, nice gözkapağında huzursuz bir uyku olmayı sürdürüyor.

Bostan şahittir. Bu dünyadan bir de İlya geçti.

*13.9.1331 tarihli (1915) Ahar Mahallere Nakledilen Eşhasın Emval ve Düyûn ve Matlûbat-ı Metrûkesi Hakkında Kanun-u Muvakkat ve bunu güncelleyen Türkiye Büyük Milet Meclisi tarafından çıkarılan, 15.04.1339 (1923) tarih ve 333 sayılı Ahar Mahallere Nakledilen Eşhasın Emval ve Düyûn ve Matlûbat-ı Metrûkesi Hakkındaki Kanun.

Emval-i Metrukiyet (terk edilmiş topraklar) Kanunu, asıl olarak Ermeni tehciri için çıkarılmış ancak savaş sürecinde oluşan diğer durumlar için de kullanılmıştır. Buna göre: Her ne surette olursa olsun kaybolan, ayrılan, yabancı ülkelere, işgal altındaki yerlere, İstanbul ve bağlı yerlerine firar edenlerin taşınmaz malları vakıf olanlar Vakıflar Hazinesine, diğerleri Maliye Hazinesine geçer. Lozanın yürürlüğe girdiği 6 Ocak 1924 tarihinde malının başında bulunmayanlar, bu tarihten sonra Türkiye’ye dönseler de, malları Hazineye intikal etmiş olduğundan kendilerine geri verilmez. Varisleri de hak iddia edemez.

Sevgi Halime Özçelik

guernica tv den alınmıştır....

 

Kuzguncuk bostanı şimdilik kurtulmuştur....