Osmanlı Türklerinde ilim A. Adnan Adıvar



XIX. YÜZYIL VE YENİLEŞME HAREKETLERİ


Osmanlı Türklerinde ilim A. Adnan Adıvar


XIX. YÜZYIL VE YENİLEŞME HAREKETLERİ

Bu son bölümün konusu olacak devirde, Batı dünyasının, daha esaslı ve daha devamlı kurumlar aracılığıyle, memlekete girmeye
başladığım göreceğiz. Gerçekten, Avrupa ilim ve sanatı, özellikle o vakit Avrupa’yı sarsan Fransız büyük ihtilaliyle çök yakından ilgilenen
Selim III. (1789-1807) önce çağdaş ilme ve tekniğe uygun olarak yetiştirilen Avrupa ordularına karşı koyabilecek bir ordu kurmak
için, Tophane’yi ıslahı düşünmüş, Fransa ve İsveç’ten mühendisler getirterek fabrikalar tesis etmişti (1205=1790). Fakat, daima
yabancı mühendislerin ilim ve tekniğine muhtaç olmanın doğru olmadığım düşünen devlet, bilgi ve teknik alanında başarılı subaylar,
askeri mühendisler yetiştirmek için, o zamana göre modern bir matematikçi ve topçu okulu kurmaya karar vermişti. Zaten padişah,
tahta çıkar çıkmaz, Eyüp’te Bahariye köşküne Enderun ağalarından ve eski okulun yetiştirdiği istidatlı öğrencilerinden bazılarım
toplayarak, «Miihendishane-i sultanı» adiyle bir okul kurdurmuştu. Bu okul, 1208=1793’te Halıcıoğlu'ndaki Kumbaracılar kışlasına taşınarak
genişletilmiştir. O zamanlar bir dereceye kadar boş olan Hasköy cihetindeki arazi, tatbikat sahası olarak seçilmişti. Nihayet,
yakın vakte' kadar «Miihendishane-i berrî-i hümayun» adım taşıyan bina, 1210 yılında yapılmış ve o yıl Selim III.’in bir fermanıyle okulun
nizamları ve öğretimi düzenlenmiştir 

Bu tarihte Tersane’deki Mühendishane-i bahrî-i hümayunun dersleri de Halıcıoğlu okuluyle birleştirilmiştir. Bu yeni okula ilk
başhoca tayin olunan Kırımlı Hüseyin Rıfkı Efendi, geometriye dair eserler kaleme almış, bir de Arapça olarak İrtifa risalesi yazmıştır.
Bu okula Batı dilleri bilen hocalar henüz bulunmadığından, tercümanlar aracılığıyle Batı dillerinden eserler tercüme olunarak, hocaların
ders vermelerine yardım edilmekteydi Beri yandan, Üsküdar’da bir ikinci matbaa kurularak, yönetimi
okulun başhocasma verilmiştir. Bu matbaada, aşağıda görüleceği gibi, daha ziyade ilmi eserler basılmaktaydı. Bastığı ilk eserlerden biri,
okulun ilk mezunlarından ve sonra öğretmenliğinde bulunmuş olan Seyit Mustafa adlı bir zatın, Fransızca olarak yazdığı, Diatribe
de l'ingenieur sur l’etat actuel de l’art militaire, du genie et des sciences a Constantinople adlı eseridir ki, 1803 yılında çıkmış ve
sonradan, Fransız'müsteşriklerinden L. Langles tarafından yazılan önsözle, Paris’te yeniden basılmıştır (1810). Bu dikkate değer risalenin
yazarı hakkında ne yazık ki tam bilgi yoktu. Yalnız, Selim Nüzhet Gerçek’in bana vermek lütfunda bulunduğu bir nota göre, Se-
yit Mustafa’nın o zamanlar devlet hizmetinde bulunan Fransız subaylarındanmühendis Brune’den ders okuduğu Henri Cordier tarafından
Memoires de l’Academie des Inscriptions et des Belies-letres, XXXVIII, 2. kısımda söylendiği gibi, bir de Pertusier, Promenades
pittoresques dans Constantinople et sur les rives du Bosphore, Paris, 1915, adlı eserinde Mühendishanenin, Kumbaracı kışlasının
arkasında olduğunu, kütüphanesinde matematik ve müspet ilimlere dair en iyi Batı eserlerini ve geometri ve astronomi aletlerini gördüğünü,
fakat o sırada ancak 40 öğrencisi bulunan bu okulda bir uyuşukluk göze çarptığını söyler. Okulun ilk müdürü diye yanlış olarak, Seyit Mustafa’dan ve kaynak olarak da kitabından bahsetmektedir Bundan başka yine Selim Nüzhet’in notuna göre, Başvekalet arşivinde, 1209 tarihli bir vesikada.
Miihendishanede münhal olan bir hocalığa baş halife Seyit Mustafa’ nin tayin-i inhası vardır.
Seyit Mustafa, bu küçük eserinde modern ilmin memlekete girmeye başlaması üzerine o vaktin, yani XIX. yüzyıl başlarının gençleri
arasında doğan heyecanı pek güzel tasvir etmektedir. Langles, kitabın Paris baskısına yazdığı önsözde, Seyit Mustafa’dan büyük
övgülerle bahsederek, «Türkiye’de yenişleme hareketlerinin en dikkat ve saygıya değer “kurbanlarından” biridir» diyor. Bu hesapça.
Seyit Mustafa, 1807'deki irtica hareketinde öldürülen gençler arasında olsa gerektir. Herhalde eser, o zaman matematik ve tabii ilimlerin
memleket gençleri arasında takdir ve ilgi uyandırdığını pekala göstermektedir. Ama, Mühendisharie, bir yandan böyle yeni ilimlerle
uğraşırken, hocalarından Seyit Ali Paşa adındaki zatın, yukarıda söylediğimiz gibi, 1232 yılında bile bu modern ilim yuvasında
hâlâ kendinden dört yüzyıl önce gelmiş bir yazarın astronomi kitabım şerhle meşgul olacak zihniyette bulunması, en hayırlı bir niyetle
kurulan bu okulda bile, hâlâ eski ilimden ayrılamayan adamların iş başına getirildiğini gösteriyor.
Okulda, Selim Ill.’in fermam gereğince, Türkçe, Arapça, Fransızca dillerinden başka aritmetik, geometri, coğrafya, trigonometri,
cebir, topografya, harp tarihi, entegral ve diferansiyel hesap, mekanik, astronomi, istihkam ve balistik okutulmaktaydı. Bu okulun ilk
binasının resmi şimdi kendisinden bahsedeceğimiz Raif Mahmut Efendinin Tableaux des nouveaux reglements de l'Empire ottoman
adlı eserinde bulunmaktadır.

İşte yine bu yenileşme devrinde beliren gençlerden biri olan vesonradan reisülküttaplığa kadar çıkan ve nihayet Karadeniz Boğazı
istihkamları nazırlığına getirilerek, orada nizam-ı cedit elbisesi giydirilmek istenilen yamaklar elinde şehit edilen (1807) Raif Mahmut
Efendinin ilim tarihiyle ilgisi Fransızca olarak yazdığı bir coğrafya kitabı dolayısıyledir (1). Kendisi, 1208=1793 tarihinde sefaret
kâtibi olarak, Londra’ya gitmiş ve o vakitler millelerarası genel dil Fransızca olduğu için, orada 'bu dili öğrenmiş, fakat lakabı, her nasılsa,
«İngiliz Mahmut Efendi» olarak kalmıştır. Bu zat, Selim III. devrinin yenileşme hareketleri, nizam-ı cedit ve memleketin gelir kaynakları hakkında Avrupalılara doğru bilgiermek üzere, adı yakanda geçen Fransızca eseri kaleme almıştır (Üsküdar Matbaası baskısı, 1213=1797). Şimdi bulunması güç olan
bu eserde, Mühendishanenın resminden başka, o zamamn tarihini
 lgilendiren.başka resimler de vardır  işte, Osmanlı devleti teşkilatı hakkında yabancılara bilgi vermek
için, Fransızca eser yazan Raif Mahmut, bir de Fransızca coğrafya kitabı yazmıştır. Londra’dayken yazdığı bu eseri İstanbul’a dönüşünde
Türkçeye çevirmeye vakit bulamamış ve bu işle Osmanlı ' Viyana maslahatgüzarı olan Yakovaki Efendiyi görevlendirmiştir;
bu suretle bir Türk’ün İngiltere payitahtında yazdığı Fransızca bir eseri, bir Rum, Viyana’da Türkçeye çevirmiş ve adı
îcalet-ül-coğrafiye konulmuştur. Eser, 1219 tarihinde Üsküdar matbaasında basılmış ve sonuna 1218’de basılıp hazırlanan 24 haritadan
ibaret Cedid Atlas tercümesi eklenmiştir. Raif Efendinin, Londra’da dört yıl oturduktan sonra, yazmaya kalkıştığı coğrafya kitabının yazılış
tarihine göre modern bir eser olacağı sanılırsa da yazık ki kitabın «küre-i âlem» ve «küre-i arz»ı anlatan önsözü okunur okunmaz,
hâlâ Ptolemaios sistemi üzerine, âlemin merkezi arz olup güneşin arzm etrafında dolaştığından bahsedildiği görülür. Eserin
Fransa’nın siyasi coğrafyasına ait kısımları, o zamamn taksimatına uygun olmakla birlikte, şu anlaşılıyor ki, Raif Efendi Londra'dayken
eline geçirdiği bir XVI. yüzyıl kozmografya kitabından alarak ancak «meslek-i mütekaddimin üzere» (eskilerin yolunda) diye küçümsediği
Kâtip Çelebi’nin Cihannüma’sının Müteferrika baskısı değil, yazma nüsha ayarında bir giriş yazmıştır. Eseri Fransızca yazdığı,
bu kitap okununca bir kere daha belli oluyor; çünkü, başlangıç meridyeni Paris olarak alınmıştır. Müstakbel reisülkiittabm bu eseri
coğrafya hakkında yeni bilgiler vermekten ziyade bir dil alıştırması yapmak için, yazmış olduğu samlabilir; yoksa ilmi bir eser meydana
getirmek isteseydi elbette yeni kozmografya ve coğrafya kitaplarına zorunluluğunu duyardı. Eserin Türkçesi gerek yazar
ve gerek müverrih Vasıf tarafından düzeltilmiş ve başma bir de önsöz yazılmıştır. Bu önsöz Raif Mahmut Efendinin idare ve siyasette
yemlik taraflısı olsa bile dilde en koyu bir muhafazakâr olduğunu gösterecek bir üsluptadır. ^
Kitaba ekli olarak yayınlanan Atlas’ın hangi Atlas’tan çevrildiği
söylenmemekte ve yalnız «Tabhane-i hümayunda Cedid atlas-ı kebir
kıtaları tersim olunarak tabedildiği» yazılmaktadır. Yazık ki, bu haritalar
da zamanına uygun harita değildir. Memleketlerin adları 
ile doğru dürüst çevrilmemiş ve mesela Buhara Bukra diye yazılmıştır.
işte, devrimin ateşli taraflısı olan bu iki zatın uğradığı akıbet
gösteriyor ki, modern ilmin memlekete girmesi pek kolay olmadığı
gibi, bir yandan da eski usulde yetişmiş bilginler ve hekimler yine
eski yoldan kitaplar yazmaya devam etmişlerdir. Mesela, Mustafa
III. zamanında ordu başhekimliğine, Abdülhamit I. ve Selim III.
zamanlarında hekimbaşılığa kadar yükselmiş olan Gevrek-zade Haşan,
adında bir hekim eski kaynaklardan, özellikle İbni Sina’nın Kanunundan
alarak, Neticel-ül-fikriye ve velâdet-ül-bikriye adı altında,
gebelerin ve çocukların hastalıklarından, süt verme, sütten kesme
hallerinden bahseden oldukça ukalaca yazılmış bir eser kaleme almıştır.
Eserin 1219 tarihinde yazılan bir nüshasında (bkz. Üniversite
kütüphanesi, Yıldız, tıp, 282) çiçek hastalığından bahsedilirken
aşıya dair bir kelime bile yoktur. Eser, kendisinden önceki Doğu
kitaplarından derlenmiş olmakla birlikte, o zamanlar moda olduğu
üzere Avrupa’nın XVI. ve XVII. yüzyıl hekimlerinin adları yalan
yanlış öteye beriye serpiştirilmiştir.
Bu zat, Selim III. zamanında Miirşid-ül-etibba fi terceme-î ispagiriya
 adiyle, Paracelsus'tan(Parakelsus) çevrilmiş bir eser daha yazmıştır. EseriArapçadan çevirdiğini (Arapçası Salih Nasrullah’m çevirisi olacak)
samimiyetle söyleyen yazar, Paracelsus’un kitabının aslında Yunan dilinde yazıldığını söyleyerek, kendilerim Batı dillerinden mütercim
diye satan öteki arkadaşları gibi, bu Batılı yazarın eserlerinin yüzünü bile görmediğini meydana koymuştur. Çünkü, yukarıda söylediğimiz
gibi, Paracelsus, eserlerini Almanca yazmış ve bunlar sonradan Latinceye çevrilmiştir 
Birçok kitaplar yazmış olan bu Gevrek-zade Haşan Efendi Kanun
mütercimi Tokatlı Mustafa Efendinin öğrencisi olup bir de İbni
Sina’dan önce gelen hekimlerden Ebu Mansur Haşan bin Nuh’un
Gına ve mena adındaki eserini Dürret-ül-mensuriy'e fi tercimet-il
(-mansuriye adiyle Türkçeye çevirerek, eskiye rağbetini bir kere daha
ispat etmiştir 
İşte tıp, hep bu eski yolda gidip dururken, Selim III.'in, bu ilmin
de yenileşmesi lüzumunu anlamış olduğunu gösteren bir belge
buluyoruz (2). Muharrem 1220=1805 tarihli bü belgede «asakir-i İslâmiye
ve umumeîı ibadullaha nefi' ve faide ve celb-i davat-i hayriye
edileceği» kaydıyle Dimitraşko Moroz Bey-zade (3) admda Rum
ileri gelenlerinden bir zata esasen «İstanbul'da Kuruçeşme’de dil,
edebiyat ve matematik okutmak üzere açılan yüksek okula (talimgâh),
bir de tıp şubesi ilavesi için, müsaade ediliyordu (bkz. Osman
Ergin, Maarif tarihi, II, 281). Bu belgede, o zamanki hekimlerin ve
medrese tıbbının hali uzun uzadıya belirtildikten sonra, iyi hekim
yetiştirmek için hastanelerde tatbikat görmek ve otopsi yapılmak
lazım geldiğini ve Avrupa’dan gelen hekimlerle istenen faydanın sağlanması
mümkün olmayıp «tehalüf-i emzice keyfiyet-i iklim've mevki
hasebiyle» mutlaka^ yerinde hekim yetiştirilmesi lazım olduğunu,
halbuki «maslahat-i teşrih» ve Avrupa hastaneleri ve hekimleriyle
haberleşmeyle deneylerin çoğaltılması için mevcut "tıp medreselerimi)
rencin ve müteahhirin ve mütekaddimini- riyaziyunun» eserlerinde
bulunmayan bir kök alma usulünü ilave etmiştir.
İşte bütün bu eserler gösteriyor ki, bir yandan ordunun yenilenmesi
ve ıslahı için matematik ve tabii ilimler memlekete sokulmak
istenilirken, öte yandan medrese uleması eski ilimlere dair teliflerine
ve tercümelerine devam etmekte ve bu suretle ilim âleminde
bir ikilik meydana gelmeye başlamaktaydı. Halbuki, Türk
«ulemây-ı rüsum »u, değil müspet ilimlerde, doğrudan doğruya kendi
alanları olan meselelerde bile çok geri kalmışlardı. Mesela, bu tarihlerden
50-60 yıl önce Hicaz’da çıkan Vahabî mezhebi hakkında
Hicaz ve Irak uleması taraflarından birçok kitaplar yazıldığı ve birçok
tartışmalar sürüp gittiği halde, İstanbul ulemasının, bu mezhebin
esası hakkında bile bilgisi yoktu (bkz. Cevdet, Tarih, 2. basım,
VII, 195). Öte yandan zamanın reisülküttabı Atıf Efendi (tayini
1212), yazdığı bir takrirde Fransa ihtilalinden bahsederken, bu muazzam
devrim hareketini, «Voltaire ve Rousseau gibi meşhur zındıkların
ve anlar misillû dehrîlerin eserleriyle husule gelmiş» bir fısk-u
fücur cümbüşü gibi göstermekteydi. Atıf Efendi, Hukuk-ı beşer beyannamesini,
insanları hayvanlar derecesine indirmek için yazılmış
bir beyanname sayıyordu (bkz. Cevdet, Tarih, VI, 394). Ama, reisülküttap
efendinin bu takririne rağmen, Fransız ihtilali, zamanın
gençlerini etkilemekten geri kalmıyordu. Hürriyet fikri, bazen mistik
bir örtü altında, bazen laubalilik yolunda, gerek saray ve gerek
Babıâli çevresinde yürüyordu (bkz. Cevdet, Tarih, 2. basım, VIII,
147-148). Fakat, bu çekingen adımlarla yürümeye başlayan yenileşme
hareketleri, nihayet, 1807’deki isyan hareketinde Nizam-ı Cedidin
lağvına ve Selim III.'in katline rağmen, tamamıyle durmamış ve
mühendishaneler kapanmak gibi bir akıbete uğramamıştır.
Bu devrin sonunda, daha ziyade Mahmut II. zamanında, yetişmiş
gerçekten modem bir hekimden bahsetmek lazımdır: "Şanî-zade
AtauIIah". Tıptan başka konularda da eser yazan, mesela bize
dört ciltlik bir de Tarih bırakan Ataullah Efendi; 1200=1786 yılında
ilmiye mesleğine girmiş ve 1235 = 1820’de vakanüvis tayin olunmuştur.
Şanî-zade, yalnız bir hekim değil, aynı zamanda ansiklopedik
bir bilgindi. Aşağıda bahsedeceğimiz iki tıbbi eserinden başka, aritmetik,
geometri, cebir ve hatta askerlik üzerine kitapları vardır.
Kendisi, Mahmut II. zamanında «Bektaşîlerin pek meşhurlarından»
olması dolayısıyle, «irade-i müstakille sudûrile» Tire’ye sürgün
edilmiştir. Vakanüvis Lütfi’nin yazdığına göre (bkz. Lütfi, Tarih, 1,
168-169), Şanî-zade, Ortaköy’de, aydın bilginlerden, Tefsir-i mevakih
mütercimi İsmail Ferruh Efendinin yalısında, «etvar-i lâübaliyane»,
-----i l^rv>;lrr,c,v i'-Ki Cîir->r*<=l/=kr,iır]^» bninmK Oİntl 7Z\t]nr<]nr\ tOHİaXIX.
YÜZYIL VE YENİLEŞME HAREKETLERİ 215
nan bir ilim derneğine girmiş olmasından şüphelenilmiş ve yeniçerilerin
ilgası üzerine ortayan çıkan Bektaşi,aleyhtarlığından faydalanılarak
sürgün cezasına çarptırılmıştır. Halbuki bu dernek, sadece
felsefe, şiir, edebiyat ve modern ilimle uğraşan bir teşekküldü.
Her ne hal ise, sonradan aff olunmuşsa, da, af fim tebliğ eden fermanın
Tire'ye erişmesi anında, katil fermanı zannıyle beyin sektesinden
fücceten vefat etmiştir (1242=1826). Kendisinin yabancı dilleri
bildiği Tarih'in in önsözünde bazı çeviriler yaptığını söylemesiyle biliniyorsa
da, hangi dilleri ve ne suretle öğrendiğini bilemiyoruz.
[Ek-53].'
Öte yandan 1235 yılında Matbaa-i Âmire'de basılan Miyar-ül
-etıbba adındaki eserini, Viyanalı Profesör Stoerk un kitabından tercüme
ettiğini önsözde söyler (bkz. aynı eser, s. 3); fakat bütün eski
mütercimlerin yaptığı gibi eserin adını vermez. Dr. Süssheim, yaz-
dığı uzun uzun •'makalelerde (Tıp Tarihi Arşivi, No. 1-3) gerek yazar
ve gerek eser hakkında bilgi verir; bu makalelerden öğrendiğimize
göre, asıl eserin adı Medizinischpraktischer Unterricht filr Feld und
Landwımdaerzte der österreichischen Staatendk. (Viyana, 1776,
1786, 1789). Bu eser, Istruzione medico-practica ad uso dei chirurghi
çivili e militari adiyle İtalyancaya, Bartelomeo de Battisti di San
Giorgis tarafından çevrilmiş ve Venedik'te 1778 yılında basılmıştır.
Dr. Süssheim’m çevirinin karşılaştırılmasıyle vardığı sonuca göre,
Şanî-zade Miyar-ül-eîibb d sim bu İtalyanca eserden çevirmiştir. Mütercimin
hangi yabancı dilleri bildiğini bilemediğimiz için, ancak
bu karşılaştırma sonunda, İtalyanca bildiğini kabul etmek bir dereceye
kadar mümkün olabiliyor. Hekimlerin elinde her gün işe yarayacak,
hastalıklar ve tedavilerine dair bir eser olan, bu kitabın iyi
anlaşılması için, anatomi ve fizyoloji kitabına da ihtiyaç olduğunu
takdir eden Şanî-zade, bundan sonra Mir’at-ül-ebdan fi teşrih-ül-âza
-il-insan adiyle, bir eser daha kaleme almış ve o da aynı cilt içinde,
Mahmut Il.'un emriyle, Matbaa-i Âmirede basılmıştır. Aynı eserde
mütercimin bir de vaccination, yani inek çiçek aşısına dair Viyana’lı
Ludwig Karan (?) adlı yazarla başka iki Avrupalı hekimden aldığı
uzun bir bahis vardır ki, Şanî-zadenin bu aşının memlekete sokulmasına
ve faydasına akıl erdirmiş bir hekim olduğunu gösterir (1).
Anatomi kitabı ise, nereden çevrildiği bilinmemekle birlikte, oldukça
güzel resimlerle süslenmiştir. Bunun sonuna da «Usul-i tabiiye»
adı verilen 39 sayfalık bir de fizyoloji bahsi ilave edilmiştir. Bugün,
tabiatıyle ilmi bir değeri olmayan bu eserin, bir kıymeti varsa
o da bize Şanûzadenin, kafasını yeni tıbba açan ilk bilginimiz olduğunu
göstermesidir. Vefatından bir yıl sonra (1827), Tıbhans ve Cer-
(XIX, YÜZYIL VE YENİLEŞME HAREKETLERİ 217
rahhane kurulmuştu. Zavallı Şanî-zade, bir af fermanının kurbanı
olarak, vefat etmemiş olsaydı, onun da bu okulda yer alacağı muhakkaktı.
Kısacası, bir kelimeyle şunu söyleyebiliriz ki, Şanî-zade
Ataullah, eski tıpla yeni tıp arasındaki zincirin bir halkasını teşkil
etmekten fazla bir şey yaparak, doğrudan doğruya yeni tıbba geçmiştir.
Halbuki, Şanî-zadenin çağdaşı olan hekimbaşı Mustafa Behçet
Efendi ve onun kardeşi yine meşhur hekimbaşı Abdülhak Molla zamanlarında
ve nezaretleri altında ıfıodern bir Tıbhane ve sonra modern
bir tıp okulu açılmış ve Avrupalı hocalar getirilmiş olduğu
halde, henüz eski tıptan ve onun efsanevi bilgilerinden kendilerini
kurtarmış değildiler. Mesela, Jenner’in çiçek aşısına dair monografisini
ve başka bazı eserleri güya İtalyancadan Türkçeye çeviren
(biz bu çeviriyi göremedik) Mustafa Behçet Efendi, bütün hayatı
boyunca, Hezar esrar adı altında eskilerin birtakım saçma sapan
ilaçlarını, deneylerini toplamış ve kardeşi Abdülhak Molla, bunları
bine çıkarmaya çalışmışsa da, ömrü kâfi gelmeyince, onun oğlu tabip
Hayrullah Efendi —Avrupa görmüş ve modern tıp tahsil etmiş,
olmasına rağmen— bu Esrar'ı bine ulaştırarak, 1279 yılında tamamlamıştır.
Bu eser sonradan, 1283 yılında İstanbul’da Muhip Efendi
matbaasında basılmıştır (bkz. Üniversite kütüphanesi, 84483).
Mesela, 11 numaralı sır’da, «beher sene cüz'î kısrak sütü içirilen
sabî nihayeti- seneye kadar çiçek çıkarmaya, çıkarsa da az çıkara»
deniliyor-(bunu mecmuasına özel surette kaydeden Mustafa Behçet
Efendinin, yukarıda söylediğimiz gibi, bir yandan da Jenner aşı monografisini
tercüme ettiğini hatırlatalım). 295 numaralı sır, «hıçkırık
tutan adamın ağzına kazm ağzı tutulsa hıçkırık kaza geçer ve
kaz ölür ve böylece yedinci kaz ölünce hıçkırık insandan da geçer»;
61’inci sır, «suçlu bir kimseye bıldırcın kuşunun dili yedirilirse istintakta
bütün suçlarım itiraf eder»; 327’ncı sır, «karnabahar tohumu
dört sene sonra dikilse bu tohumlardan şalgam ve şalgam tohumu
dört sene sonra dikilse karnabahar çıkar». İşte bin sır'dan mürekkep
bu kitap baştan aşağıya böyle ortaçağın ve nihayet XVI.
yüzyılın manasız ilaçları ve inanışlarıyle doludur. Hele Hayrullah
Efendi tarafından yazılan önsözü (1279) okunursa, bu muhterem zatın,
gerek mekteb-i tıbbiyede okuduğu ve gerek Avrupa okullarım
gördüğü halde, bu eseri pek ziyade takdir ettiği ve hele «âsar-i ahiren
in en mahmud ve azizi olan (1) asr-ı maarifhasr-i hazret-i padişahîde
bu eser-i nayabm metruk-i zaviye-i nisyan...» kalmasına gönlü
razı olmadığı anlaşılır. Fakat doğrusunu söylemek için şunu ilave
etmeliyim ki, Hayrullah Efendi, son numaralı sırlan ilaveyle esil)
rar ı bine çıkarırken, modern ilme göre bazı maddeleri yazmıştır ki
bunlar XIX. yüzyılda haftalık mecmualarda görülen «fenni eğlenceler
» kabilinden şeylerdir. Bu kitaptan burada bahsetmeye bizi
sevk eden sebep, bir yandan modern tıbbiye okulu açan bir padişahın
hekimba.şıları olan iki kardeş ve sonradan bu modern mekteb-
i tıbbiyeden doktora yaparak çıkan bir mahdum efendinin bu
gibi saçma sapan, kocakarı ilaçlarını ve ondan daha berbadı XVII.
yüzyıldan beri kökleşmiş olan müspet ilimlere aykırı hükümlere
(bkz. 327'nci sır) inanmış gibi ta 1279=1862 yılma kadar çalışıp ortaya
böyle bir eser koymalarını belirtmek değildir. Maksadımız,
hummalı bir surette her alanda yenileşme hareketleri başladığı sırada,
başta olanların hâlâ Mathiole tıbbmdan ve Acaib-ül-mahlukai
maddelerinden çıkarılan hükümlerle meşgul olduklarını, buna göre
de, iş başında bulunan bu zatlarla başlayan yenileşmenin ne kadar
güç ve çekingen adımlarla ilerlemek zorunda kaldığım göstermektir.
Mahmut II. devrinde, matematik ve başka müspet ilimler Mühendishane
denilen okulda okutulmaya devam edilmekteydi. Bu
mektebin ikinci başhocası, Hoca İshak Efendi (ölm. 1834), matematik
ve tabii ilimler üzerine kaleme aldığı dört ciltlik Mecmua-i ulûm-i
riyaziye adlı eseriyle, gerçekten hoca lakabına hak kazanmıştır. Kendisi
Narda'lı bir Musevî ailenin oğlu olup Müslüman olmuş ve Divan-
ı hümayun tercümanlığında bulunurken sonradan öğretmenlik
mesleğine girerek, Mühendishanede öğretime başlamıştır (1). Arapça
ve Farsçadan başka Fransızca ve belki Latince de bilen bu zatm
dört ciltlik eseri o zaman için gerçekten modern müspet ilimler mecellesi
sayılabilir. Bu ciltlerden birincisi, aritmetik, cebir, geometri;
İkincisi düzlem trigonometrisi ve cebirin geometriye uygulanması,
entegral ve diferansiyel hesabı 've koni kesitleri; üçüncüsü hikmet-i
tabiiye (fizik), cerr-i eşkal (mekanik), ilm-i menazır (perspektif bilgisi)
ve küre-i nesimî (îıavaküre); dördüncüsüyse'elektrik, küresel
trigonometri ve nihayet «ilm-i hail ü terkib-i ecsam» adım verdiği
kimyadan bahseder. Bu eser memleketimize ilk defa olarak Avrupa’nın
bir dereceye kadar yüksek matematiğini, modern fiziğini sokmuş
olması bakımından önemlidir. Yalnız kimyadan son ciltte ancak
25 sayfalık pek eksik bir bahis vardır; İshak Hocanın kimyaya
verdiği ad da pek eski spagyria kelimesini hatırlatıyor. Zaten bizde
kimya, ciddi bir surette,, ancak Tıbbiye okulunda başlamıştır.
[Ek-55], Herhalde İshak Hocanın en büyük hizmeti, modern matematik,
fizik ve mekaniğe ait eserleri, Batı dilinden, Türkçe terimlerini
koyarak, nakletmesidir. Bu başlıca eserinden başka askerliğe
ve mühendisliğe ait olan eserleri vardır. Mühendishane başhocası,
adı yukarıda geçen Seyit Ali Paşadan sonra başhocalığa tayin edilmişken
(1246) 1249’da, galiba selefinin entrikası eseri olarak, Medine’deki
binaların tamiri memuriyetiyle oraya gönderilmiş ve dönüşünde
Süveyş’te (1251) vefat edip orada gömülmüştür. Okulun biraz
yukarısındaki mezarlığa bir taş dikilmiş ve üzerine "Elhâc Hafız
İshak Efendi” diye adı ve vefat tarihi yazılmıştır. Mühendishane
yakınında yapılan bu boş mezar (cenotaphe), manevi çocukları olan
okul öğrencilerinin kalplerinde, bu değerli hocanın hatırasını ölümsüzleştirecek
bir anıttır. Velhasıl Hoca İshak,' tıpkı Şanî-zade gibi
eski ilimle yeni ilim arasında bir halka değil, belki yeni ilim zincirinin
ilk halkasını teşkil eden saygı ve dikkate değer bir hocadır.
[Ek- 563- /
îşte XIX. yüzyılın ilk yarısında ve Avrupa’nın çağdaş ilmini
memleketimize sokmak için açılan Mâhendishane-i bahrî-i hümayun,
Mühendishane-i berrî-i hümayun ve Mekteb-i tıbbî-i adlî-i şahane
(1838) ve Mekteb-i harbiye (1250=1834) sayesinde, matematik ve
tabii ilimlerle tıp, gitgide daha modern bir şekilde devam etmiş-
tir ; eserimizin eriştiği tarihten sonra, yani XIX. yüzyılın ikinci
yarısında Türkiye’de müspet ilimler gerek yüksek ve gerek ortaokullarda
oktulmaya başlanmış ve hatta bir de üniversite (dârülfünun)
taslağı açılmış ve ilmi dergiler çıkarılmış olduğu gibi, edebî
dergilerde, hatta gündelik gazetelerde bile artık bu ilimler hakkında
makalelere rastlanmaya başlanmıştır. Fakat, öte yandan medreselerde,
duraklama ve hatta çökme içinde bile olsa, öğretim devam
ediyor ve hâlâ bu medrese mezunlarına «âlim», okudukları derslere
«ilim» adı verildiği halde, okullardaki müspet ilme «fen» kelimesi
yeter görülüyordu. Halbuki, bilindiği gibi, Fenn, Arapçada çeşit, sık
dal anlamlarnıa geldiği gibi, mastar olarak, bir adamı aldatmak anlamına
da kullanılırken çağdaş Araplar, bu kelimeyi sanat=art ve
teknik karşılığı kullanmayı tercih etmişlerdir. Bizdeyse Tanzimattan
önce ve sonra «muhdes (sonradan çıkma) bilgi» sayılan ve fakat
gerçeklerin hilafına bir şey söylemek, aldatmak asla şiarı olmayan
müspet ilimlere, belki medrese ulemasının gönlünü hoş etmek için,
fen deyimi layık görülmüş ve hatta hâlâ, cumhuriyet devrinde bile,
Üniversitenin ilimler (yani müspet ilimler=les Sciences) fakültesinin
adı «Fen Fakültesi» olarak kalmıştır. Yalnız Mekteb-i tıbbiye-i
adliye’nin kurucuları bu noktada daha makul ve cesur davranarak
Meşrutiyete kadar mektebin verdiği diplomalara «Dâr-ül-ulûm-i hikemiye
olan Mekteb-i tıbbiye» deyimini koymaktan çekinmemişlerdir.
İşte, XVIII. yüzyılda ve XIX. yüzyıl başında müspet ilimlerin
Batıdaki durumuyle Türkiye'deki durumu arasında bir karşılaştırma
imkanı olmasa bile, Batıda ilmin dev adımlarıyle giden ilerle-
me ve gelişmesi hususunda kısa bir fikir vererek eseri bitirmek uygun
olacaktır.
Fransa ve İngiltere'de XVIII. yüzyılda müspet ilimler parlak
bir gelişmeye doğru giderken Almanya’da Berlin Akademisi de Büyük
Friedrich zamanında kazandığı yabancı kuvvetler (İsviçre’li
Euler, Fransız Lambert ve Lagrange) sayesinde matematikte çok değerli
ilerlemeler kaydetmiş olduğu gibi, özellikle İsviçre’nin Basel
şehrinde yetişen Bernouilli kardeşlerin ve oğullarının çalışmalarıyle
entegral diferansiyel hesabı, Leibniz’in bıraktığı noktadan ileriye
doğru yürümüştü. Halbuki bu sırada İngiltere, hâlâ Newton’un bu
hesaplarda kullandığı usul ve işaretleri sürdürmekte ısrar ediyordu.
Hatta İngiliz matematikçisi ve filozofu Bertrand Russel, bu usule
kaba bir milliyetçilik duygusuyle yapışıp kalmış olmaktan dolayı,
İngiltere’de matematiğin Almanya ve Fransa’ya göre o zamanlar
yüzyıl geri kaldığım iddia eder ki bu geri kalmanın XVIII. yüzyıl
sonunda ve XIX. yüzyıl başlangıcında pekala hissolunduğunu biliyoruz.
Gerçekten, Lagrange ve başka matematikçiler eserlerini Berlin’de
ve Fransa’da yayınladıkları gibi, o zamanlar parlak ve pek
etkili bir yolda işlemeye başlayan akademilerin, ilim kuramlarının
bu gibi eserleri hemen yayınlamak ve yarışmalar düzenleyerek ödüller
koymak suretiyle yaptığı yardımlar sayesinde yayılan bu eserler,
ilmin ilerlemesini sağlıyordu. Mesela 1788 yılında, Lagrange
kendisinin ün kazanmasına sebep olan meşhur Mecanique Analytigue
adlı eserini Paris’te yayınlamıştır ki, bu ve bunun gibi eserler,
Leibniz usulü analizin açtığı kaynaklan kullanarak, yüksek matematiği
en derin mekanik ve fizik olaylarının hesap ve ispatında en
kullanışlı bir alet haline getirmiştir.
Öte yandan, astronomide ilerleme hızla devam etmekteydi. Halley,
kendi adına izafetle anılan kuyruklu yıldızın daha 1682 yılında
yörünge ve şeklini hesap ettiği gibi, XVIII. yüzyılın başında (1705)
bu yıldızın her 75 yılda bir kere geri gelerek arzın yakınından geçeceğini
haber vermiş ve bu suretle, yüzyıllardan b&ri gerek Doğuda
eve gerek Batıda, görülmesi türlü türlü afetlere işaret sanılan bu
yıldızın öteki yıldızlar gibi muntazam ve zorunlu bir seyir takip ettiğini,
bunun için de bazı yıllar öyle rasgele ortaya çıkamayacağını
haber vererek, batıl inançlardan huzuru kaçan birçok beyinlere rahat
sağlamıştır.
Astronomi, artık rasat ve gözlem usulü yanında, yüksek matematiğin
de bu ilme uygulanmasıyle ilerlemekteydi. Mesela, ayla arz
arasındaki uzaklığın birbirinden çok uzak, fakat aynı meridyen üzerinden
ölçülmesi için, astronom Lalande Fransa’dan Berlin’e ve Lacailie,
Capetown şehrine gönderilmişti. Lacaille, orada kurduğu rasathanede
dört yıl çalışarak, ayla arz arasındaki uzaklığı tayin ettiği
gibi, öte yandan da güney yarımkürede 10.000 kadar durağan
yıldızı gözlemlemiş ve incelemişti . Artık güneşin arzdan uzaklığı
da, İngiltere, Fransa, Danimarka devletlerinin sırasıyle gönderdikleri
ilmi heyetler tarafından, yeniden ölçülmüş olduğu gibi Oxford'da
James Bradley (1693-1762), durağan yıldızların yerlerinin hafif değişikliklere
uğradığını ve bunlardan birinin ışığın aberration’u (sapıncı)
dediğimiz olayla açıklanacağım ve ötekinin nedeni olarak da
arzın mihverinin, nütasyon denilen, bir çeşit titreşim hareketini göstermiştir.
Hannover’li “Wilhelm Herschel, İngiltere'de yeni yaptığı teleskoplarla,
Uranüs gezegenini (1781), uydularım (1787) ve Satürn’ün
uydularım (1789) keşfetmiş, kısacası bu astronom göğü bir sık ormanda
gezer gibi teleskopla gezerek birçok yenilikler ortaya koymuştur.
Fransa'da XVIII. yüzyılın sonlarına doğru, Paris rasathanesinin
muhafazakâr ye Kopernik sistemine aleyhtar olan Cassini ailesinden
gelen müdürlerinin muhafazakârlığı azalarak, astronomi orada da
yeni yolda ilerlemeye devam etmiştir ki, bu ilerlemeler nihayet Laplace’m
himmetiyle bir sentez halinde ortaya çıkmıştır. Lagrange’m
izinde yürüyerek yetişen Laplace, 1799 ve 1825 yılları arasında ya-
ymladığı 5 ciltlik meşhur Mecanigue. Celeste adındaki eseriyle, arz
üzerinde yürürlükte olan mekanik teorilerini göklere de uygulamıştır.
Bu kitabın asıl amacı, güneş sisteminin büyük mekanik problemlerini
çözümlemek ve özellikle ampirik denklemlere ihtiyaçtan
kurtulmak üzere, teorileri rasat ve gözlemlerle incelemek olduğunu
yazar önsözünde söyler. Bu eserin bir de, Exposition du systeme du
monde (1796) adlı, halka göre şekli vardır ki, bunda Laplace, kendinden
daha önce Alman filozofu Kant'ın, evrenin teşekkül şeklini
açıklamak için, koyduğu nebülöz (bulutsu) teorisini açıklar ve genişletir.
Newton, bu olayları kanunlara bağlayan kendi büyük buluşundan
sonra bile, evren sisteminin tamamıyle yerleşmiş, değişmez
bir düzen altında olmadığına ve arada sırada «özel bir müdahale»
ile bu düzenin düzeltilmesi gerektiğine inanırken, Laplace’m, Napoleon'un
«eserlerinizde Allah adının geçmediğini söylüyorlar» diye
bir tarizine karşı, «böyle bir özel müdahale» teorisine ihtiyaç görmediği
cevabım vermesi, evrenin düzenini yalnız ve yalnız mekanik
kanunlara bağlamak istediğini gösterir.
Bu devirde, fizik ilmi, artık mekanikten ayrı olarak, ses, ışık,
ısı, magnetizma ve elektrik gibi belirli bahislere ayrılmış ve her bahiste
yeni yeni keşifler meydana gelmiş bulunuyordu. Özellikle analitik
mekanik bahsi, daha yirmi dört yaşındayken Akademiye giren
ve sonradan Encyclopedie nin, bütün dünyanın meşhur önsözlerinden
biri olan girişini yazan D’Alembert'in Traite de dynamique'iyle
yepyeni bir yoldan ilerlemeye başlamış ve bu suretle matematik fiziğin
temelleri atılmıştı. Yani, o vakte kadar sırf matematikle uğraşan
bilginler, artık astronomi alanında olduğu gibi, fizik alanına
da el atmışlardı. 
Kısacası, şunu söyleyebiliriz ki, Böyle, Descartes, Gassendi’nin
fizik olaylarım corpuscuîe’lerin (cisimciklerin) şekil ve hareketleriyle
açıklamak isteyen prensipleri XVIII. yüzyılda bırakılarak, bu cisimciklerin
şeklinden ve birbirleriyle vuruşup çarpışmalarından
bahsolunmuyor ve aksine bunlar itici ve çekici kuvvetleri bulunan
bir nokta haline irca olunuyordu. Mesela, ses bu madde parçacıklarının
titreşimine, ışıksa Newton’un corpuscule teorisine karşı,
Huygens'in (1625-1695) dalga teorisine bağlanıyor ve böylece, fiziğe
tartılmaz ve ölçülmez bir ortam (esir) teorisi kendiliğinden girmiş
bulunuyordu. Öte yandan, ıSımn ölçülmesi için yine matematik usullere
müracaat olunuyor, türlü türlü termometreler ve yine ısıdan
faydalanılarak buhar makineleri icat olunuyordu. Elektrik hakkında
yepyeni deneyler yapılmış ve bu deneyleri ispat için makineler
bulunmuştu. Fizik ve kimyanın sınır problemlerinden birini teşkil
eden yanma teorisi, XVII. yüzyıl başlarında doktor ve kimyacı Stahl’
in (1660-1740) ateşin farazi bir prensibi gibi saydığı phlogiston’a dayanıyordu.
Bu teori o zamanlar o kadar önem kazanmıştı ki, Almanya’nın
büyük filozofu Immanuel Kant bile, Saf Aklın Eleştirisi adlı
baş eserinde bu teoriyi Gaiilee’nin düşme kanunlarıyle bir tutuyordu.
Fakat bu teoriye, aşağıda görüleceği üzere Lavoisier’nin oksijenin
iş ve etkisini meydana koyan meşhur deneyleriyle, yıkıldı ve
kimya ilmi, bu suretle yepyeni bir alana girdi. Bu alanda çalışan,
başka yeni keşifler meydana koyan bilginlerin burada birer birer
adlarım ve keşiflerini saymaya yer yoktur. Ancak, İngiltere’de gazlar
üzerinde çalışarak, ilk defa Londra'da Royal Society’ye gönderdiği
bir tebliğde «şiddetle yanan» bir gazı (hidrojen) bulduğunu
1784’te bu gazın oksijenle yanmasından «su» hâsıl olduğunu keşfettiğini
bildiren Henry Cavendish’in (1731-1810), Joseph Priestley (1733-
1804; bu zat oksijeni havadan ayırmıştı), İsveç’li Toben Olaf Bergman’m
(1735-1784) adlarım sayalım. Fransa’daysa, Antoine Laurant
Lavoisier (1743-1794), meşhur Rien ne se perd, rien ne se cree (hiçbir
şey yok olmaz, hiçbir şey kendiliğinden türemez) düsturunu ortaya
atıyor, yanmada ve oksitlenmede oksijenin rolünü pek açık bir
şekilde belirterek, oksijeni asıl bulan mevkiini kazanıyordu. Öte
yandan elemanları (basit cisimler) tarif ederek, yeni kimyanın teme*
lini kurduktan sonra, mültezimlik memuriyeti dolayısıyle, Fransız
ihtilalinin kurbanları arasında giyotin üzerinde can veriyordu.
İngiltere’deyse kimyada en önemli adım, John Dalton'un (1766-
1844) sayesinde atomculuk teorisinin kimyaya uygulanmasıyle atılmış
bulunuyordu. XVIII. yüzyıl, İngiltere’de kimyanın âdeta kibar
cemiyetlerinde bile moda olduğu bir yüzyıldır. Bütün dünyada ilk
kimya derneği-Edimburg’da 1784 yılında ünlü İngiliz kimya bilgini
Joseph Black tarafından Chemical Society adiyle kurulmuştu (bkz.
J. Kendall, Endavour, 1942, 3). Bundan başka Londra’da ve Manchester’de
de bu yolda demekler kurulmuştu.
Fransa’da J. Louis Gay-Lussac, gazların genişleme kanunlarını
bularak mekanik ısı teorisinin esaslarını kurmuştu.
Zooloji ve botanik ilimleri, bu devirde henüz tasviri nitelikten
kurtulamamış olmakla birlikte, Buffon, Lifine ve Jussieu gibi âlimlerin
sayesinde müspet ilimlerin, o vakitler tarih-i tabii (1) denilen
bölümü modem bir şekilde kuruluyordu. Buffon ilave kısımları ile
birlikte 22 cilt tutan meşhur L'Histoire naturelle’i yardımcılarının
himmetiyle 1753-1767 yılları arasında yayınlamıştı. İsveç'Ii Linne ve
Fransız Jussieu bitkilerde biri tabiî öteki suni tasnifler yapmışlar
ve yeni yeni bitkiler keşfetmişlerdi. '
. XVII. yüzyıl sonlarında kliniği ve klinikte kimya laboratuvarını
kuran Boerhaave’nin (yukarı bkz.) himmetiyle, tıp, Avrupa’da yeni
bir devreye girmiş olduğu gibi Almanya'da kimyacı-hekim StahI,
kimyasal tıpla mekanist tıp yerine animiste, yani organizmadaki
olayları maddi olmayan bir prensibin işe karışmasıyle açıklayan bir
teori kurmuş ve bu teori, Fransa’da, özellikle Montpellier okulu
buna, benzer fakat ruhtan ayirı bir «hayati madde»nin etkisini kabul
ederek, bir nevi vitalisme ortaya çıkarmıştır. Öte yandan İngiltere’de
İskoçya’lı John Brown vitalisme’in esasım, vücudun inciîability
dediği bir özelliğinde bularak, bunun azalması veya çoğalmasıyle
hastalık ve sağlığı tarif ediyordu. Bu özelliğin çokluğuna sthenism
ve azlığına asthenisnı diyor, tedaviyi bu özelliğin çoğalıp azalmasını
sağlamaktan ibaret sayıyordu. Fakat XIX. yüzyılın başlarında artık
Viyana okulunda ve sonra Paris okulunda, tıbbm materyalist-mekanist
bir temel üzerine kurulmaya başladığını görüyoruz.
XVIII. yüzyıl, yalnız ilim değil, düşünce noktasından en büyük
değişmelere, ilerlemelere sahne olan bir yüzyıldır. Özellikle Fransa’da
Voltaire bu yüzyılı hemen başkan başa doldurmuş, «İngiltere
mektupları»y\e Nevrton’u Fransızlara tanıtmış ve hatta dostu Madame
du Châtelet'yi, bu büyük fizik bilgininin Principia smı Fransızca
j^a çevirmeye yöneltmiştir (yukarı bkz.). Bu yüzyılda Voltaire,
Diderot, J.J. Rousseau gibi edebiyat ve felsefede şöhret almış kişiler,
ilmi de ihmal etmeyerek, Diderot ve D'Alembert’in başkanlığı
altında yayınlanan Encyclopedie, Dictionnaire raisonne des Sciences,
des Arts et des Metiers'e katılmış ve yardım etmişlerdir. Bu büyük
eser, gerçi ilimde bir «birlik» kurmaya doğru atılmış ilk büyük adım
olarak nitelendirilmişse de, eserin ilmi ve felsefi bir birliğe doğru
gitmekte tamamıyle başarı kazandığı iddia olunamaz. Mesela bazı
makalelerde açıktan açığa dindarca bir eda görülürken, ötekilerde
ya deiste veya büsbütün Tanrı inkârcısı, atheiste bir ifade vardı. Fakat,
her ne olursa olsun, hepsi şu noktada birleşiyorlardı ki, “düşüncenin,
vicdanın ve kalemin bağımsız olması ilmin ilerlemesi için
elzemdir ve sosyal ilerlemeyi sağlayacak tek vasıta ilimdir".
İşte Batının eriştiği bu önemli düstura Osmanlı Türkiyesinde
ne zaman ve nasıl inanıldığını ve bu inancın verdiği eserler ve sonuçların
ne olduğunu göstermek, Tanzimat, Meşrutiyet ve Cumhuriyet
devirleri için böyle bir araştırma yapacak yazarların ödevidir.
Bizim aldığımız devirde Türkiye göklerinde, ara sıra görülen hafif
parıltılara rağmen, bu aydınlatıcı düsturun, yol gösteren bir yıldız
gibi, doğduğunu iddia etmek kabil değildir.

 

 

Osmanlı
Türklerinde ilim

A. Adnan Adıvar