Ne zordur bir kedi bırakıp gitmek!



İstanbul’un ilk karı düştüğünde bu yıl. Ve ben üşümüş, Üsküdar iskelesine vardığımda. Tekir bir yavru karşıladı beni. Sıcak, besili ve pek sokulgan, Gemicilerin ayakları dibinde devrilip şımaran.


Ne zordur bir kedi bırakıp gitmek!

İstanbul’un ilk karı düştüğünde bu yıl.
Ve ben üşümüş, Üsküdar iskelesine vardığımda.
Tekir bir yavru karşıladı beni.
Sıcak, besili ve pek sokulgan,
Gemicilerin ayakları dibinde devrilip şımaran.

Şifa hamamının buharlı sokağını geçip de az daha gidince,
Kütükleri taşıyan adamla burun buruna gelip de,
Kıvrılınca sokağı, yine kediler vardı her yerde.
Taş duvarların dipleri, pencere pervazları, turunç ağacının tepesi.
Süslü ferforje kapı, kimi dışarıda kimi içeride sürüsüyle.
Teneke kovalayan, kuru yaprakla oynayan, kuyruğu çevresinde atlayıp zıplayan.
Pinekleyen. Titreyen. Kıpırdamayan.
Siyahbeyazın gözü akmıştı, sarmanın salyası iltihaplıydı.
Duman patilerinin birini kaldırıp birini değdiriyordu ıslak parke taşlarına.
Ceplerime sosis, ciğer, kuru mama veya ne bileyim bir parça peynirli poğaça koymadığıma ne denli üzüldüm.
Geceki karın soğuğundan silkinip çıkmışlardı hepsi ortaya.
Her birinde elim yüreğimde, gitmekle kalmak arasında.
Korsan, kısakuyruk, topal, üçayak, şaşı, aksırık ve başkaları.
İnsan peşinde koşan, insanın içine kaçmak isteyen kedileri Üsküdar’ın.

Şemsipaşa, Şifa, Mahkeme sokağı,
türbeler, mermerciler, mühür dükkânı,
soğuk zemzem suyu, sürme, hüdayi şifa şerbeti,
Adak sokağı, edeple gelen lütufla gider, sabır çeken tespihler, kuş konmaz cami, ne çok cami, Huylu sokağı, kurban çıkmazı, misvaklar, denizi gören yokuş koridorlar, kedi paspası, bedava kedileri Üsküdar’ın.
Canım bir bardak tarçınlı salep istediğinde, üzerinde kalın kaymak ve dumanı tüten.
Eldivensiz ellerim sıcak porseleninde.
Ve kulaklarım ister istemez uğultusunda,
Yan masada süregelen sıkı pazarlığın.
Elli milyon dolara kapatılmak istenen zavallı bir ada.
Tamamı iki bin dönüm, kaça kapatılır, komple alınırsa, küçük hesap, tecrit etmek gerekecek, kolay orası çözülür, adam Arap Birliği Başkanı.
Kim bilir neresinde, bitiremedikleri güzel İstanbulumun?
Metrekaresi yüz dolar, altı bin dolar ve bilmem kaça olan şeylere takıntılı, hırslı kafalar.
Ağızlardan tükürükler saçılıyor pazarlıkta.
Yumruklar iniyor masaya. Titriyor salep fincanım.
Bu kadar yeter. Üşümeliyim ben yine.

Bu karlı günde buza kesen, gözlerini kırpıştıran kedilerden dolayı beni de üşüten ayazı Üsküdar’ın.
Dünyanın sonu rivayet edilen bu şaibeli gününde.
Kediler umarsız, kediler bedava ve pazarlıksız.
Bir avuç kuru mama serperse eğer biri.
Ilık bir el okşarsa sırtlarını ara verip yoluna.
Ve ben her kedide gitmekle kalmak arasında.

Aziz Mahmud Hüdai Hazretleri Türbesine vardığımda,
Kediler türbenin içinde, önünde ve çevresinde.
Hasta, inleyen çocukların, ümit eden kadınların ayakları arasında.
Zeytin, Gümüş, Pamuk ve Zilli.
Ama tek tanesi var ki.
Atkıma tırmanıp paltomdan içeri girmek isteyeni.
Çiğ et kokan nefesi nefesimde. Sıcağı ikimize de yeten.
Tırnakları atkımda, paltomda ve her yanımda.
Akşam olup son vapura yetişme zamanı geldiğinde.
Ah, bilen bilir. Ne zordur bir kedi bırakıp gitmek.
Hele ki içimdeyse ve tam da Aziz Mahmud Hüdai türbesinin girişinde.
Dua eden kadınların ellerine dikerek gözlerimi, onun gözleriyse benim kararsız ve titrek ellerimde.
Ayakkabılarımı giyerken. O gururlu, kuyruk dik. Sanki hiç yaşanmamış onca duygu.
Bir parçam türbenin yeşil demirinde.
Üsküdar’ın sımsıcak kedilerinde, bu karlı günde.

öykünün ev hali...fusun çetinel.....alıntıdır.